Risale-i NurMu'cizat-ı Kur'aniye

İKİNCİ NURU

Mu'cizat-ı Kur'aniye · s.115

Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve esma-i hüsna cihetindeki üslub-u bedîîsinde olan meziyet-i i'caziyeye dairdir.

İhtar:Şu İkinci Nur'da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur'un misalleri değil belki geçmiş mesail ve şuâların misalleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmale mecburum. Onun için gayet muhtasar bir tarzda şu sırr-ı azîm-i i'cazın misallerinden olan âyetlere birer işaret edip tafsilatını başka vakte ta'lik ettik. İşte Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazı fezlekeleri zikreder ki o fezlekeler, ya esma-i hüsnayı veya manalarını tazammun ediyor veyahut aklı tefekküre sevk etmek için akla havale eder veyahut makasıd-ı Kur'aniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki âyetin tekid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur'an'ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlahiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i'caz-ı Kur'an'ın berklerinden bazı şerarat vardır. Şimdi pek çok o işarattan yalnız on tanesini icmalen zikrederiz. Hem pek çok misallerinden birer misal ve her bir misalin pek çok hakaikinden yalnız her birinde bir hakikatin meal-i icmalîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserisi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakiki bir nakş-ı i'cazî teşkil ederler. Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserisi, ekser işarata misaldir. Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal getireceğimiz âyetlerden eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız mealine bir hafif işaret ederiz. BİRİNCİ MEZİYET-İ CEZALET:Kur'an-ı Hakîm, i'cazkâr beyanatıyla Sâni'-i Zülcelal'in ef'al ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder. Sonra o âsâr ve ef'alinde esma-i İlahiyeyi istihraç eder veya haşir ve tevhid gibi bir makasıd-ı asliye-i Kur'aniyeyi ispat ediyor. Birinci mananın misallerinden mesela ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰٓﻯ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻓَﺴَﻮّٰﻳﻬُﻦَّ ﺳَﺒْﻊَ ﺳَﻤٰﻮَﺍﺕٍ ﻭَﻫُﻮَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ İkinci şıkkın misallerinden mesela ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﺠْﻌَﻞِ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻣِﻬَﺎﺩًﺍ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝَ ﺍَﻭْﺗَﺎﺩًﺍ ٭ ﻭَﺧَﻠَﻘْﻨَﺎﻛُﻢْ ﺍَﺯْﻭَﺍﺟًﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﺍٰﺧِﺮِ ﺍِﻥَّ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻔَﺼْﻞِ ﻛَﺎﻥَ ﻣ۪ﻴﻘَﺎﺗًﺎ e kadar... Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddimatı gibi; ilim ve kudrete, gayat ve nizamatıyla şehadet eden en azîm eserleri serdeder. Alîm ismini istihraç eder. İkinci âyette, Birinci Şule'nin Birinci Şuâ'ının Üçüncü Nokta'sında bir derece izah olunduğu gibi Cenab-ı Hakk'ın büyük ef'alini, azîm âsârını zikrederek neticesinde yevm-i fasl olan haşri, netice olarak zikrediyor. İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂGAT:Kur'an, beşerin nazarına sanat-ı İlahiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Birincinin misallerinden mesela ﻗُﻞْ ﻣَﻦْ ﻳَﺮْﺯُﻗُﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺍَﻣَّﻦْ ﻳَﻤْﻠِﻚُ ﺍﻟﺴَّﻤْﻊَ ﻭَﺍﻻﺎَﺑْﺼَﺎﺭَ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﺤَﻰَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖِ ﻭَﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻰِّ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺪَﺑِّﺮُ ﺍﻻﺎَﻣْﺮَ ﻓَﺴَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻓَﻘُﻞْ ﺍَﻓَﻼﺎ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ ﻓَﺬٰﻟِﻜُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺑُّﻜُﻢُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ İşte başta der: "Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca sema ve zemini iki mutî hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise şükür ona münhasırdır." İkinci fıkrada der ki: "Sizin azalarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabb'inizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab odur, Mabud da o olabilir." Üçüncü fıkrada der: "Ölmüş yeri ihya edip yüz binler ölmüş taifeleri ihya eden kimdir? Hak'tan başka ve bütün kâinatın Hâlık'ından başka şu işi kim yapabilir? Elbette o yapar. O ihya eder. Madem Hak'tır, hukuku zayi etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübraya gönderecektir. Yeri ihya ettiği gibi sizi de ihya edecektir." Dördüncü fıkrada der: "Bu azîm kâinatı bir saray gibi bir şehir gibi kemal-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah'tan başka kim olabilir? Madem Allah'tan başka olamaz; koca kâinatı bütün ecramıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlukatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez "Allah" diyeceksiniz." İşte, birinci ve dördüncü fıkra "Allah" der, ikinci fıkra "Rab" der, üçüncü fıkra "El-Hak" der. ﻓَﺬٰﻟِﻜُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺑُّﻜُﻢُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ne kadar mu'cizane düştüğünü anla. İşte Cenab-ı Hakk'ın azîm tasarrufatını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensucatın destgâhı ﻓَﺬٰﻟِﻜُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺑُّﻜُﻢُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ der. Yani "Hak" "Rab" "Allah" isimlerini zikretmekle o tasarrufat-ı azîmenin menbaını gösterir. İkincinin misallerinden: ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﺍﺧْﺘِﻼﺎﻑِ ﺍﻟَّﻴْﻞِ ﻭَﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭِ ﻭَﺍﻟْﻔُﻠْﻚِ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ ﺑِﻤَﺎ ﻳَﻨْﻔَﻊُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﻣَٓﺎﺀٍ ﻓَﺎَﺣْﻴَﺎ ﺑِﻪِ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ ﻭَﺑَﺚَّ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻭَﺗَﺼْﺮ۪ﻳﻒِ ﺍﻟﺮِّﻳَﺎﺡِ ﻭَﺍﻟﺴَّﺤَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﺴَﺨَّﺮِ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻻﺎٰﻳَﺎﺕٍ ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ İşte Cenab-ı Hakk'ın kemal-i kudretini ve azamet-i rububiyetini gösteren ve vahdaniyetine şehadet eden semavat ve arzın hilkatindeki tecelli-i saltanat-ı uluhiyet; ve gece gündüzün ihtilafındaki tecelli-i rububiyet; ve hayat-ı içtimaiye-i insana en büyük bir vasıta olan gemiyi denizde teshir ile tecelli-i rahmet; ve semadan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüz bin taifeleriyle ihya edip bir mahşer-i acayip suretine getirmekteki tecelli-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanatı basit bir topraktan halk etmekteki tecelli-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebatat ve hayvanatın teneffüs ve telkîhlerine hizmet gibi vezaif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse salih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecelli-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsuman ortasında vasıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acayip gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshirindeki tecelli-i rububiyet gibi mensucat-ı sanatı ta'dad ettikten sonra aklı, onların hakaikine ve tafsiline sevk edip tefekkür ettirmek için ﻻﺎٰﻳَﺎﺕٍ ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ der. Onunla ukûlü ikaz için akla havale eder. ÜÇÜNCÜ MEZİYET-İ CEZALET:Bazen Kur'an, Cenab-ı Hakk'ın fiillerini tafsil ediyor. Sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirir, bağlar. Mesela ﻭَﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻳَﺠْﺘَﺒ۪ﻴﻚَ ﺭَﺑُّﻚَ ﻭَﻳُﻌَﻠِّﻤُﻚَ ﻣِﻦْ ﺗَﺎْﻭ۪ﻳﻞِ ﺍﻻﺎَﺣَﺎﺩ۪ﻳﺚِ ﻭَﻳُﺘِﻢُّ ﻧِﻌْﻤَﺘَﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻭَﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﻝِ ﻳَﻌْﻘُﻮﺏَ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍَﺗَﻤَّﻬَﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺑَﻮَﻳْﻚَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﺍِﺑْﺮَﺍﻫ۪ﻴﻢَ ﻭَﺍِﺳْﺤٰﻖَ ﺍِﻥَّ ﺭَﺑَّﻚَ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺣَﻜ۪ﻴﻢٌ İşte Hazret-i Yusuf ve ecdadına edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı, silsilenize rabtedip silsilenizi nev-i beşer içinde bütün silsilenin serdarı; hanedanınızı ulûm-u İlahiye ve hikmet-i Rabbaniyeye bir hücre-i talim ve hidayet suretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârane saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır'a hem aziz bir reis hem âlî bir nebi hem hakîm bir mürşid etmek olan nimet-i İlahiyeyi zikir ve ta'dad edip, ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor. Sonra "Senin Rabb'in Alîm ve Hakîm'dir." der. "Onun rububiyeti ve hikmeti iktiza eder ki seni ve âbâ ve ecdadını Alîm-i Hakîm ismine mazhar etsin." İşte o mufassal nimetleri, şu fezleke ile icmal eder. Hem mesela ﻗُﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﻣَﺎﻟِﻚَ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚِ ﺗُْﺘِﻰ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚَ ﻣَﻦْ ﺗَﺸَٓﺎﺀُ İşte şu âyet, Cenab-ı Hakk'ın nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufatını şöyle gösteriyor ki izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek, kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufatına kadar, meşiet ve takdir-i İlahiye iledir. Tesadüf karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzak-ı Hakiki'nin hazine-i rahmetinden gönderdiğini bir iki mukaddime ile ispat eder. Şöyle ki der: "Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise bahara bakar. Bahar ise şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren zatın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakiki rızık olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o zat verebilir. Ve o, ona hakiki Rezzak olur." Sonra da ﻭَﺗَﺮْﺯُﻕُ ﻣَﻦْ ﺗَﺸَٓﺎﺀُ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﺣِﺴَﺎﺏٍ der. Bu cümlede o tafsilatlı fiilleri icmal ve ispat eder. Yani "Size hesapsız rızık veren odur ki bu fiilleri yapar." DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂGAT:Kur'an kâh olur, mahlukat-ı İlahiyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlukat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki sonra o âyine-misal tertibinden cilvesi bulunan esma-i İlahiyeyi gösteriyor. Güya o mahlukat-ı mezkûre, elfazdır. Şu esma onun manaları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hülâsalarıdırlar Mesela ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻣِﻦْ ﺳُﻼﺎﻟَﺔٍ ﻣِﻦْ ﻃ۪ﻴﻦٍ ٭ ﺛُﻢَّ ﺟَﻌَﻠْﻨَﺎﻩُ ﻧُﻄْﻔَﺔً ﻓ۪ﻰ ﻗَﺮَﺍﺭٍ ﻣَﻜ۪ﻴﻦٍ ٭ ﺛُﻢَّ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍﻟﻨُّﻄْﻔَﺔَ ﻋَﻠَﻘَﺔً ﻓَﺨَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍﻟْﻌَﻠَﻘَﺔَ ﻣُﻀْﻐَﺔً ﻓَﺨَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍﻟْﻤُﻀْﻐَﺔَ ﻋِﻈَﺎﻣًﺎ ﻓَﻜَﺴَﻮْﻧَﺎ ﺍﻟْﻌِﻈَﺎﻡَ ﻟَﺤْﻤًﺎ ﺛُﻢَّ ﺍَﻧْﺸَﺎْﻧَﺎﻩُ ﺧَﻠْﻘًﺎ ﺍٰﺧَﺮَ ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻘ۪ﻴﻦَ ٭ İşte Kur'an, hilkat-i insanın o acib, garib, bedî', muntazam, mevzun etvarını öyle âyine-misal bir tarzda zikredip tertip ediyor ki ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻘ۪ﻴﻦَ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi şu âyeti yazarken daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. "Acaba bana da mı vahiy gelmiş?" zannında bulunmuş. Halbuki evvelki kelâmın kemal-i nizam ve şeffafiyetidir ve insicamıdır ki o kelâm gelmeden kendini göstermiştir. Hem mesela ﺍِﻥَّ ﺭَﺑَّﻜُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻓ۪ﻰ ﺳِﺘَّﺔِ ﺍَﻳَّﺎﻡٍ ﺛُﻢَّ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﻳُﻐْﺸِﻰ ﺍﻟَّﻴْﻞَ ﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭَ ﻳَﻄْﻠُﺒُﻪُ ﺣَﺜ۪ﻴﺜًﺎ ﻭَﺍﻟﺸَّﻤْﺲَ ﻭَﺍﻟْﻘَﻤَﺮَ ﻭَﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡَ ﻣُﺴَﺨَّﺮَﺍﺕٍ ﺑِﺎَﻣْﺮِﻩ۪ ﺍَﻻﺎ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖُ ﻭَﺍﻻﺎَﻣْﺮُ ﺗَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ İşte Kur'an şu âyette azamet-i kudret-i İlahiye ve saltanat-ı rububiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki güneş, ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyya; gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini kâinat sahifelerinde yazan ve arş-ı rububiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelal'i gösterdiğinden, her ruh işitse ﺑَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺎﺷَﺎﺀَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ demeye hâhişger olur. Demek ﺗَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer. BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZALET:Kur'an bazen tagayyüre maruz ve muhtelif keyfiyata medar maddî cüz'iyatı zikreder. Onları hakaik-i sabite suretine çevirmek için sabit, nurani, küllî esma ile icmal eder, bağlar. Veyahut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir. Birinci mananın misallerinden mesela ﻭَﻋَﻠَّﻢَ ﺍٰﺩَﻡَ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀَ ﻛُﻠَّﻬَﺎ ﺛُﻢَّ ﻋَﺮَﺿَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻓَﻘَﺎﻝَ ﺍَﻧْﺒِﺌُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀِ ﻫُٰٓﻼٓﺎﺀِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ٭ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻻﺎ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ İşte şu âyet evvela: "Hazret-i Âdem'in hilafet meselesinde, melaikelere rüçhaniyetine medar onun ilmi olduğu" olan bir hâdise-i cüz'iyeyi zikreder. Sonra o hâdisede melaikelerin Hazret-i Âdem'e karşı ilim noktasında hâdise-i mağlubiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism-i küllî ile icmal ediyor. Yani ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ yani "Alîm ve Hakîm sen olduğun için Âdem'i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun. Onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun." İkinci mananın misallerinden mesela ﻭَﺍِﻥَّ ﻟَﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﻟَﻌِﺒْﺮَﺓً ﻧُﺴْﻘ۪ﻴﻜُﻢْ ﻣِﻤَّﺎ ﻓ۪ﻰ ﺑُﻄُﻮﻧِﻪ۪ ﻣِﻦْ ﺑَﻴْﻦِ ﻓَﺮْﺙٍ ﻭَﺩَﻡٍ ﻟَﺒَﻨًﺎ ﺧَﺎﻟِﺼًﺎ ﺳَٓﺎﺋِﻐًﺎ ﻟِﻠﺸَّﺎﺭِﺑ۪ﻴﻦَ ﺍِﻟٰﻰ ﺍٰﺧِﺮِ ﻓ۪ﻴﻪِ ﺷِﻔَٓﺎﺀٌ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔً ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ İşte şu âyetler, Cenab-ı Hakk'ın koyun, keçi, inek, deve gibi mahluklarını insanlara hâlis, safi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnûları da insanlara latîf, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizat-ı kudretini şifalı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete, başka şeyleri de kıyas etmeye teşvik için ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔً ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ der, hâtime verir. ALTINCI NÜKTE-İ BELÂGAT:Kâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı rububiyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdet ile birleştirir veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Mesela ﻭَﺳِﻊَ ﻛُﺮْﺳِﻴُّﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻭَﻻﺎ ﻳَُﺪُﻩُ ﺣِﻔْﻈُﻬُﻤَﺎ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰُّ ﺍﻟْﻌَﻈ۪ﻴﻢُ İşte Âyetü'l-Kürsî'de on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde ispat etmekle beraber ﻣَﻦْ ﺫَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﺸْﻔَﻊُ ﻋِﻨْﺪَﻩُ ﺍِﻻَﺎ ﺑِﺎِﺫْﻧِﻪ۪ cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdahalesini keser, atar. Hem şu âyet ism-i a'zamın mazharı olduğundan hakaik-i İlahiyeye ait manaları a'zamî derecededir ki a'zamiyet derecesinde bir tasarruf-u rububiyeti gösteriyor. Hem umum semavat ve arza birden müteveccih tedbir-i uluhiyeti en a'zamî bir derecede umuma şâmil bir hafîziyeti zikrettikten sonra bir rabıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a'zamî tecelliyatlarının menbalarını ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰُّ ﺍﻟْﻌَﻈ۪ﻴﻢُ ile hülâsa eder. Hem mesela ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻟْﻔُﻠْﻚَ ﻟِﺘَﺠْﺮِﻯَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ ﺑِﺎَﻣْﺮِﻩ۪ ﻭَﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭَ ٭ ﻭَﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲَ ﻭَﺍﻟْﻘَﻤَﺮَ ﺩَٓﺍﺋِﺒَﻴْﻦِ ﻭَﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻟَّﻴْﻞَ ﻭَﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭَ ٭ ﻭَﺍٰﺗٰﻴﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﻣَﺎ ﺳَﺎَﻟْﺘُﻤُﻮﻩُ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﻌُﺪُّﻭﺍ ﻧِﻌْﻤَﺖَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻻﺎ ﺗُﺤْﺼُﻮﻫَﺎ İşte şu âyetler, evvela Cenab-ı Hakk'ın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halk edip semadan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semayı iki hizmetkâr ettiği gibi zeminin sair aktarında bulunan her bir nevi meyvelerinden, her bir adama istifade imkânı vermek hem insanlara semere-i sa'ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebettar etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir, hem güneş ile ayı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im-i Hakiki'nin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halk etmiş. Hem gece ve gündüzü insana musahhar yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir. İşte bu niam-ı İlahiyeyi ta'dad ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu şu ﻭَﺍٰﺗٰﻴﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﻣَﺎ ﺳَﺎَﻟْﺘُﻤُﻮﻩُ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﻌُﺪُّﻭﺍ ﻧِﻌْﻤَﺖَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻻﺎ ﺗُﺤْﺼُﻮﻫَﺎ fezleke ile gösterir. Yani istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlahiye, ta'dad ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semavat ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise elbette insana müteveccih olan nimetler hadd ü hesaba gelmez. YEDİNCİ SIRR-I BELÂGAT:Kâh oluyor ki âyet; zahirî sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki sebep, yalnız zahirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmane gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, camiddir. Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki sebepler çendan nazar-ı zahirîde ve vücudda müsebbebat ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlahiye birer yıldız gibi tulû eder. Matla'ları, o mesafe-i maneviyedir. Nasıl ki zahir nazarda dağların daire-i ufkunda semanın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki daire-i ufk-u cibalîden semanın eteğine kadar, umum yıldızların matla'ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi; esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i maneviye var ki imanın dürbünüyle, Kur'an'ın nuruyla görünür. Mesela ﻓَﻠْﻴَﻨْﻈُﺮِ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﺍِﻟٰﻰ ﻃَﻌَﺎﻣِﻪ۪ ٭ ﺍَﻧَّﺎ ﺻَﺒَﺒْﻨَﺎ ﺍﻟْﻤَٓﺎﺀَ ﺻَﺒًّﺎ ٭ ﺛُﻢَّ ﺷَﻘَﻘْﻨَﺎ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﺷَﻘًّﺎ ٭ ﻓَﺎَﻧْﺒَﺘْﻨَﺎ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺣَﺒًّﺎ ٭ ﻭَ ﻋِﻨَﺒًﺎ ﻭَ ﻗَﻀْﺒًﺎ ٭ ﻭَ ﺯَﻳْﺘُﻮﻧًﺎ ﻭَ ﻧَﺨْﻼً ٭ ﻭَ ﺣَﺪَٓﺍﺋِﻖَ ﻏُﻠْﺒًﺎ ٭ ﻭَ ﻓَﺎﻛِﻬَﺔً ﻭَ ﺍَﺑًّﺎ ٭ ﻣَﺘَﺎﻋًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَ ﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻣِﻜُﻢْ İşte şu âyet-i kerîme, mu'cizat-ı kudret-i İlahiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebata rabtedip en âhirde ﻣَﺘَﺎﻋًﺎﻟَﻜُﻢْ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, onun perdesi olduğunu ispat eder. Evet ﻣَﺘَﺎﻋًﺎﻟَﻜُﻢْ ﻭَ ﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻣِﻜُﻢْ tabiriyle bütün esbabı, icad kabiliyetinden azleder. Manen der: Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebatatıyla açılıp rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki onlar bir Hakîm-i Rahîm'in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerîm gibi çok esmanın matla'ları görünüyor. Hem mesela ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺰْﺟ۪ﻰ ﺳَﺤَﺎﺑًﺎ ﺛُﻢَّ ﻳَُﻠِّﻒُ ﺑَﻴْﻨَﻪُ ﺛُﻢَّ ﻳَﺠْﻌَﻠُﻪُ ﺭُﻛَﺎﻣًﺎ ﻓَﺘَﺮَﻯ ﺍﻟْﻮَﺩْﻕَ ﻳَﺨْﺮُﺝُ ﻣِﻦْ ﺧِﻼﺎﻟِﻪ۪ ﻭَ ﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣِﻦْ ﺟِﺒَﺎﻝٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﺮَﺩٍ ﻓَﻴُﺼ۪ﻴﺐُ ﺑِﻪ۪ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻭَ ﻳَﺼْﺮِﻓُﻪُ ﻋَﻦْ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺳَﻨَﺎ ﺑَﺮْﻗِﻪ۪ ﻳَﺬْﻫَﺐُ ﺑِﺎﻻﺎَﺑْﺼَﺎﺭِ ٭ ﻳُﻘَﻠِّﺐُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟَّﻴْﻞَ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭَ ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻟَﻌِﺒْﺮَﺓً ﻻﺎُﻭﻟِﻰ ﺍﻻﺎَﺑْﺼَﺎﺭِ ٭ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺧَﻠَﻖَ ﻛُﻞَّ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﻣِﻦْ ﻣَٓﺎﺀٍ ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻦْ ﻳَﻤْﺸ۪ﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻄْﻨِﻪ۪ ﻭَ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻦْ ﻳَﻤْﺸ۪ﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﺭِﺟْﻠَﻴْﻦِ ﻭَ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻦْ ﻳَﻤْﺸ۪ﻰ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺭْﺑَﻊٍ ﻳَﺨْﻠُﻖُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣَﺎ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ İşte şu âyet, mu'cizat-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acib perdesi olan bulutların teşkilatında yağmur yağdırmaktaki tasarrufat-ı acibeyi beyan ederken güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü bir boru sesiyle toplandığı gibi emr-i İlahî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi o parça parça bulutları telif edip kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kasd görünüyor. Hâcata göre geliyor, demek gönderiliyor. Cevv berrak, safi, hiçbir şey yokken bir mahşer-i acayip gibi dağvari parçalar kendi kendine toplanmıyor; belki zîhayatı tanıyan birisidir ki gönderiyor. İşte şu mesafe-i maneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbi, Mugîs, Muhyî gibi esmaların matla'ları görünüyor. SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZALET: Kur'an kâh oluyor kiCenab-ı Hakk'ın âhirette hârika ef'allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyya etmek için bir i'dadiye suretinde dünyadaki acayip ef'alini zikreder veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef'al-i acibe-i İlahiyeyi öyle bir surette zikreder ki meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Mesela ﺍَﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﺮَ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﺍَﻧَّﺎ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎﻩُ ﻣِﻦْ ﻧُﻄْﻔَﺔٍ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫُﻮَ ﺧَﺼ۪ﻴﻢٌ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٌ tâ surenin âhirine kadar... İşte şu bahiste haşir meselesinde Kur'an-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette muhtelif bir tarzda ispat ediyor. Evvela, neş'e-i ûlâyı nazara verir. Der ki: Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş'e-i uhrayı inkâr ediyorsunuz? O, onun misli, belki daha ehvenidir. Hem Cenab-ı Hak, insana karşı ettiği ihsanat-ı azîmeyi ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮِ ﺍﻻﺎَﺧْﻀَﺮِ ﻧَﺎﺭًﺍ kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden zat, sizi başıboş bırakmaz ki kabre girip kalkmamak üzere yatasınız. Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib'ad ediyorsunuz. Hem semavat ve arzı halk eden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz? Der: Haşirde sizi ihya edecek zat, öyle bir zattır ki bütün kâinat, ona emirber nefer hükmündedir. "Emr-i kün feyekûn"e karşı kemal-i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halk etmek bir çiçek kadar ona ehven gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zattır. Öyle bir zata karşı, ﻣَﻦْ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍﻟْﻌِﻈَﺎﻡَ deyip kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz. Sonra ﻓَﺴُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺑِﻴَﺪِﻩ۪ ﻣَﻠَﻜُﻮﺕُ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ tabiriyle her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir; dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelal'dir. Madem böyledir, bütün delailin neticesi olarak ﻭَﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮﻥَ yani "Kabirden sizi ihya edip haşre getirip huzur-u kibriyasında hesabınızı görecektir." İşte şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyya etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezairini dünyevî ef'al ile de gösterdi. Hem kâh oluyor kief'al-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki dünyevî nezairlerini ihsas etsin, tâ istib'ad ve inkâra meydan kalmasın.

Mesela ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ﺍﻟﺦ ve ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﻔَﻄَﺮَﺕْ ﺍﻟﺦ ve ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﺸَﻘَّﺖْ İşte şu surelerde kıyamet ve haşirdeki inkılabat-ı azîmeyi ve tasarrufat-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki insan onların nazirelerini dünyada, mesela güzde, baharda gördüğü için kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılabatı kolayca kabul eder. Şu üç surenin meal-i icmalîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için bir tekkelimeyi numune olarak göstereceğiz. Mesela ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺼُّﺤُﻒُ ﻧُﺸِﺮَﺕْ kelimesi ifade eder ki haşirde herkesin bütün a'mali bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acayip olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat surenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi şu neşr-i suhuf naziresi pek zahirdir. Çünkü her meyvedar ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esma-i İlahiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a'malini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a'malini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu hakîmane, hafîzane, müdebbirane, mürebbiyane, latîfane şu işi yapan odur ki der: ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺼُّﺤُﻒُ ﻧُﺸِﺮَﺕْ Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ Şu kelâm "tekvir" lafzıyla, yani sarmak ve toplamak manasıyla, parlak bir temsile işaret ettiği gibi nazirini dahi îma eder: Birinci: Evet, Cenab-ı Hak tarafından adem ve esîr ve sema perdelerini açıp güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lambayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak. İkinci: Veya ziya metaını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı, zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metaını toplattırıp gizlettiği gibi kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar; kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker, metaını ve muamelat defterlerini topladığı gibi elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa şimdilik küçük fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle güneş yerin başına izn-i İlahî ile sardığı ziyayı, emr-i Rabbanî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp "Haydi yerde işin kalmadı." der, "Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak." der. ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur. DOKUZUNCU NÜKTE-İ BELÂGAT:Kur'an-ı Hakîm kâh olur cüz'î bazı maksatları zikreder. Sonra o cüz'iyat vasıtasıyla küllî makamlara zihinleri sevk etmek için o cüz'î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip ispat eder. Mesela ﻗَﺪْ ﺳَﻤِﻊَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻗَﻮْﻝَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﺗُﺠَﺎﺩِﻟُﻚَ ﻓ۪ﻰ ﺯَﻭْﺟِﻬَﺎ ﻭَﺗَﺸْﺘَﻜ۪ٓﻰ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻳَﺴْﻤَﻊُ ﺗَﺤَﺎﻭُﺭَﻛُﻤَﺎ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺳَﻤ۪ﻴﻊٌ ﺑَﺼ۪ﻴﺮٌ İşte Kur'an der: "Cenab-ı Hak, Semî'-i Mutlak'tır, her şeyi işitir. Hattâ en cüz'î bir macera olan ve zevcinden teşekki eden bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakikatine maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden davasını ve Cenab-ı Hakk'a şekvasını umûr-u azîme suretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar." İşte bu cüz'î maksadı küllîleştirmek için mahlukatın en cüz'î bir hâdisesini işiten, gören; kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir zat, elbette her şeyi işitir, her şeyi görür bir zat olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum küçük mahlukların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, "Rab" olamaz. Öyle ise ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺳَﻤ۪ﻴﻊٌ ﺑَﺼ۪ﻴﺮٌ cümlesiyle iki hakikat-i azîmeyi tesbit eder. Hem mesela ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍَﺳْﺮٰﻯ ﺑِﻌَﺒْﺪِﻩ۪ ﻟَﻴْﻼً ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﺴْﺠِﺪِ ﺍﻟْﺤَﺮَﺍﻡِ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻤَﺴْﺠِﺪِ ﺍﻻﺎَﻗْﺼَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺑَﺎﺭَﻛْﻨَﺎ ﺣَﻮْﻟَﻪُ ﻟِﻨُﺮِﻳَﻪُ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﺍِﻧَّﻪُ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤ۪ﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼ۪ﻴﺮُ İşte Kur'an, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mi'racının mebdei olan Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya olan seyeranını zikrettikten sonra ﺍِﻧَّﻪُ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤ۪ﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼ۪ﻴﺮُ der. ﺍِﻧَّﻪُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk'adır veyahut Peygamberedir. Peygambere göre olsa şöyle oluyor ki: "Bu seyahat-i cüz'îde, bir seyr-i umumî, bir urûc-u küllî var ki tâ Sidretü'l-münteha'ya, tâ Kab-ı Kavseyn'e kadar, meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acayib-i sanat-ı İlahiyeyi işitmiş, görmüştür." der. O küçük, cüz'î seyahati; küllî ve mahşer-i acayip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor. Eğer zamir, Cenab-ı Hakk'a râci olsa şöyle oluyor ki: "Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram'dan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksa'ya gönderip enbiyalarla görüştürüp bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab-ı Kavseyn'e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi." İşte çendan o zat bir abddir, bir mi'rac-ı cüz'îde seyahat eder. Fakat bu abdde bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için Cenab-ı Hak kendi zatını bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul hikmetlerini göstersin. Hem mesela ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻓَﺎﻃِﺮِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺟَﺎﻋِﻞِ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﺭُﺳُﻼً ﺍُ۬ﻭﻟ۪ٓﻰ ﺍَﺟْﻨِﺤَﺔٍ ﻣَﺜْﻨٰﻰ ﻭَﺛُﻼﺎﺙَ ﻭَﺭُﺑَﺎﻉَ ﻳَﺰ۪ﻳﺪُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖِ ﻣَﺎ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ İşte şu surede, "Semavat ve arzın Fâtır-ı Zülcelal'i, semavat ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemalini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır'ına hadsiz medh ü senalar ettiriyor ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki sema ve zemin bütün nimetlerin ve nimet-dîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahman'ına nihayetsiz hamd ü sitayiş ederler." dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır'ın verdiği cihazat ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla hayvanat ve tuyûr gibi; semavî saraylar olan yıldızlar ve ulvi memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayeran etmek için o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zat-ı Zülcelal, elbette her şeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre'den Müşteri'ye, Müşteri'den Zühal'e uçacak kanatları o veriyor. Hem melaikeler, sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret ﻣَﺜْﻨٰﻰ ﻭَﺛُﻼﺎﺙَ ﻭَﺭُﺑَﺎﻉَ kelimeleriyle tafsil verir. İşte şu hâdise-i cüz'iye olan "Melaikeleri kanatlarla teçhiz etmek" tabiriyle, gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ fezlekesiyle tahkik edip tesbit eder. ONUNCU NÜKTE-İ BELÂGAT:Kâh oluyor âyet, insanın isyankârane amellerini zikreder, şedit bir tehdit ile zecreder. Sonra şiddet-i tehdit, yeise ve ümitsizliğe atmamak için rahmetine işaret eden bir kısım esma ile hâtime verir, teselli eder. Mesela ﻗُﻞْ ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻣَﻌَﻪُٓ ﺍٰﻟِﻬَﺔٌ ﻛَﻤَﺎ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺍِﺫًﺍ ﻻﺎﺑْﺘَﻐَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﺫِﻯ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺳَﺒ۪ﻴﻼً ٭ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺗَﻌَﺎﻟٰﻰ ﻋَﻤَّﺎ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻋُﻠُﻮًّﺍ ﻛَﺒ۪ﻴﺮًﺍ ٭ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﺒْﻊُ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻭَﻣَﻦْ ﻓ۪ﻴﻬِﻦَّ ﻭَ ﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩ۪ ﻭَ ﻟٰﻜِﻦْ ﻻﺎ ﺗَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﺗَﺴْﺒ۪ﻴﺤَﻬُﻢْ ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﺣَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı elbette arş-ı rububiyetine el uzatıp müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki yedi tabaka semavattan tâ hurdebînî zîhayatlara kadar, her bir mahluk küllî olsun cüz'î olsun, küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o esma-i hüsna٧ Müsemma-i Zülcelal'ini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar. Evet, nasıl ki sema güneşler, yıldızlar denilen nur-efşan kelimatıyla, hikmet ve intizamıyla, onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor ve cevv-i hava dahi bulutların ve berk ve ra'd ve katrelerin kelimatıyla onu tesbih ve takdis ve vahdaniyetine şehadet eder. Öyle de zemin, hayvanat ve nebatat ve mevcudat denilen hayattar kelimatıyla Hâlık-ı Zülcelal'ini tesbih ve tevhid etmekle beraber, her bir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de en küçük mahluk, en cüz'î bir masnû, küçüklüğü ve cüz'iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esma-i külliyeyi göstermek ile Müsemma-yı Zülcelal'i tesbih edip vahdaniyetine şehadet eder. İşte bütün kâinat birden, bir lisan ile müttefikan Hâlık-ı Zülcelal'ini tesbih edip vahdaniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubudiyeti, kemal-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nâzenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün yeise düşürmemek için hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhar-ı Zülcelal nasıl meydan verip kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﺣَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ der. O hâtime ile hikmet-i imhali gösterip bir rica kapısı açık bırakır. İşte şu on işarat-ı i'caziyeden anla ki âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşehat-ı hidayetiyle beraber çok lemaat-ı i'caziye vardır ki bülegaların en büyük dâhîleri, şu bedî' üsluplara karşı kemal-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, ﻣَﺎ ﻫٰﺬَﺍ ﻛَﻼﺎﻡُ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ demiş. ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻻَﺎ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣٰﻰ ya hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber bahsimize girmeyen çok mezaya-yı âheri de tazammun eder ki o mezayanın icmaında öyle bir nakş-ı i'caz görünür ki kör dahi görebilir.