Risale-i NurMektubat

Hâmisen:

Mektubat · s.212

Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âlî bir derecede; ve Din-i İslâm'daki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğunu ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. Sâdisen: Onuncu Söz'ün İkinci İşaretinde işaret edildiği gibi:Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a'zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubudiyetle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlem'in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak göstermek istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe yineo zâttır. Hem Sâni'-i Âlem'in nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahedeo zâttır. Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil, en a'zamî bir derecede bütün meratib-i tevhidi ilân eden yine bizzarureo zâttır. Hem Sahib-i Âlem'in nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil; en şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip, başkasına sevdiren yine bilbedaheo zâttır. Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i, gayet hârika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdar cevherler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemalâtını tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil, en a'zamî bir surette teşhir edici, tavsif edici ve tarif edici yine bilbedaheo zâttır. Hem şu kâinatın Sâni'i, şu kâinatı enva'-ı acaib ve zînetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiin manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en a'zamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedaheo zâttır. Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm'i, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın "Nereden? Nereye? Ve ne oldukları" olan şu üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en a'zamî bir derecede hakaik-i Kur'aniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedaheo zâttır. Hem şu âlemin Sâni'-i Zülcelal'i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırması ve kıymetli nimetler ile kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a'lâ ve ekmel bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedaheo zâttır. Hem Rabbü'l-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i istidad verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete, dünyaya mübtela olduğundan, bir rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en a'zam bir derecede, en eblağ bir surette, Kur'an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedaheo zâttır. İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir surette îfa edenZÂT;elbette bir Mi'rac-ı A'zam ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmeti açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni'inde, gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure o Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri "Mâşâallah" deyip istihsan eden, bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, o olacaktır. İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı,"Sübhanallah, Mâşâallah, Allahu Ekber"diyerek semavatı çınlattıran ve Kur'anın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile, tefekkür ve teşhir ile, zikir ve tevhid ile, berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşahedeo zâttır. İşte böyle birzâtki: ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ sırrınca bütün ümmetinin işlediği hasenatın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî kemalâtına imdad veren ve risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan birzât,elbette Mi'rac merdiveniyle Cennet'e, Sidretü'l-Münteha'ya, Arş'a, Kab-ı Kavseyn'e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat, mahz-ı hikmettir. ﺍَﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻰ

Said Nursî

(Haşiye): En mühim bir ceride-i İslâmiyede, umum âlem-i İslâma taalluk eden ve gayet ehemmiyetli siyasîlerden ve hayat-ı içtimaiye ile çok alâkadar olan umum hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa'da toplanan bir kongrede mühim ecnebi feylesoflar, şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) dair bu aşağıda yazılan Arabî fıkranın aynını kendi lisanlarıyla söylemişler. O Arabî ceridenin naklettiği Arabî ifadeyi aynen yazıyoruz ve tercümesini de Arabî ifadenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi'nin âhirinde yazılan ecnebi feylesoflardan kırküç tanesinin beyanatı, bu iki kahraman feylesofun beyanatıyla kırkbeş tane şahid-i sadık oluyor. ﺍَﻟْﻔَﻀْﻞُ ﻣَﺎ ﺷَﻬِﺪَﺕْ ﺑِﻪِ ﺍﻻﺎَﻋْﺪَٓﺍﺀُ "Fazilet odur ki; düşmanlar dahi onu tasdik etsin." Arabî ceridenin beyanatı: ﻭَﻗَﺪْ ﺍِﻋْﺘَﺮَﻑَ ﺣَﺘّٰﻰ ﻋُﻠَﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻟْﻐَﺮْﺏِ ﺑِﺴُﻤُﻮِّ ﻣَﺒَﺎﺩِﻯ ﺍﻻﺎِﺳْﻼﺎﻡِ ﻭَﺻَﻼﺎﺣِﻬَﺎ ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻢِ ﻗَﺎﻝَ ﻋَﻤ۪ﻴﺪُ ﻛُﻠِّﻴَّﺔِ ﺍﻟْﺤُﻘُﻮﻕِ ﺑِﺠَﺎﻣِﻌَﺔِ ﻓ۪ﻴﻴَﻨَﺎ ﺍَﻻﺎُﺳْﺘَﺎﺫُ ﺷَﺒُﻮﻝْ ﻓ۪ﻰ ﻣُْﺘَﻤَﺮِ ﺍﻟْﺤُﻘُﻮﻗِﻴّ۪ﻴﻦَ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌَﻘَﺪِ ﻓ۪ﻰ ﺳَﻨَﺔِ ١٩٢٧ ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِﻳَّﺔَ ﻟَﺘَﻔْﺘَﺨِﺮُ ﺑِﺎِﻧْﺘِﺴَﺎﺏِ ﺭَﺟُﻞٍ ﻛَﻤُﺤَﻤَّﺪٍ ﻉ ﺹ ﻡ ﺍِﻟَﻴْﻬَﺎ ﺍِﺫْ ﺍِﻧَّﻪُ ﺭَﻏْﻢَ ﺍُﻣِّﻴَّﺘِﻪ۪ ﺍِﺳْﺘَﻄَﺎﻉَ ﻗَﺒْﻞَ ﺑِﻀْﻌَﺔِ ﻋَﺸَﺮَ ﻗَﺮْﻧًﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﺎْﺗ۪ﻰ ﺑِﺘَﺸْﺮِﻳﻊٍ ﺳَﻨَﻜُﻮﻥُ ﻧَﺤْﻦُ ﺍﻻﺎَﻭْﺭُﻭﺑَﺎﺋِﻴّ۪ﻴﻦَ ﺍَﺳْﻌَﺪَ ﻣَﺎ ﻧَﻜُﻮﻥُ ﻟَﻮْ ﻭَﺻَﻠْﻨَﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻗِﻴْﻤَﺘِﻪ۪ ﺑَﻌْﺪَ ﺍَﻟْﻔَﻰْ ﻋَﺎﻡٍ ﻭَ ﻗَﺎﻝَ ﺑَﺮْﻧَﺎﺭْﺩ ﺷَﻮْ ﻟَﻘَﺪْ ﻛَﺎﻥَ ﺩ۪ﻳﻦُ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻉ ﺹ ﻡ ﻣَﻮْﺿِﻊَ ﺍﻟﺘَّﻘْﺪ۪ﻳﺮِ ﺍﻟﺴَّﺎﻣ۪ﻰ ﺩَٓﺍﺋِﻤًﺎ ﻟِﻤَﺎ ﻳَﻨْﻄَﻮ۪ﻯ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺣَﻴَﻮِﻳَّﺔٍ ﻣُﺪْﻫِﺸَﺔٍ ﻻﺎَﻧَّﻪُ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺎ ﻳَﻠُﻮﺡُ ﻟ۪ﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦُ ﺍﻟْﻮَﺣ۪ﻴﺪُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻟَﻪُ ﻣَﻠَﻜَﺔُ ﺍﻟْﻬَﻀْﻢِ ﻻﺎَﻃْﻮَﺍﺭِ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﻠِﻔَﺔِ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻊُ ﻟِﺬٰﻟِﻚَ ﺍَﻥْ ﻳَﺠْﺬِﺏَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻛُﻞَّ ﺟَﻴْﻞٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَ ﺍَﺭٰﻯ ﻭَﺍﺟِﺒًﺎ ﺍَﻥْ ﻳُﺪْﻋٰﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﻉ ﺹ ﻡ ﻣُﻨْﻘِﺬَ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍَﻋْﺘَﻘِﺪُ ﺍَﻥَّ ﺭَﺟُﻼﺎ ﻣِﺜْﻠَﻪُ ﺍِﺫَﺍ ﺗَﻮَﻟّٰﻰ ﺯَﻋَﺎﻣَﺔَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟْﺤَﺪ۪ﻳﺚِ ﻧَﺠَﺢَ ﻓ۪ﻰ ﺣَﻞِّ ﻣُﺸْﻜِﻼﺎﺗِﻪ۪ ﻭَﺍَﺣَﻞَّ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻣَﺔَ ﻭَﺍﻟﺴَّﻌَﺎﺩَﺓَ ﴾ﻳَﻌْﻨِﻰ ﺍﻟْﻤُﺴَﺎﻟَﻤَﺔَ ﻭَﺍﻟﺼُّﻠْﺢَ ﺍﻟْﻌُﻤُﻮﻣِﻰَّ﴿ ﻭَﻣَﺎ ﺍَﺷَﺪَّ ﺣَﺎﺟَﺔَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍَﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍِﻟَﻴْﻬَﺎ Tercümesinin bir hülâsası: Evet garb uleması ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki:"İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfidir." Hem Külliyetü'l-Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: "Muhammed'in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki o zât ümmi olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ud, en saadetli oluruz." İkincisi veyahut Nur Çeşmesi'nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw demiş: "Din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir. Bana açılan budur ki: O din tek, yekta, emsalsiz bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: "Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halaskârıdır. Ve halaskârlık namı, ona verilmek lâzımdır." Hem diyor: "Ben itikad ediyorum ki: Muhammed'in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!"

--