Risale-i NurLatîf Nükteler

Senin ikinci sualin hülâsası:

Latîf Nükteler · s.77

Muhyiddin-i Arabî demiş: "Ruhun mahlukıyeti inkişafından ibarettir." O sual ile benim gibi zaîf bir bîçareyi, Muhyiddin-i Arabî gibi müdhiş bir hârika-i hakikat, bir dâhiye-i ilm-i esrara karşı mübarezeye mecbur ediyorsun. Fakat madem nusus-u Kur'ana istinaden bahse girişeceğiz. Ben sinek dahi olsam, o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki Hazret-i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdidir fakat, her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Yirmidokuzuncu Söz'de ruh bahsinde medar-ı sualiniz olan o hakikat izah edilmiştir. Evet ruh, mahiyeti itibariyle bir kanun-u emrîdir. Fakat vücud-u haricî giydirilmiş bir namus-u zîhayattır ve vücud-u haricî sahibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddin yalnız mahiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü'l-Vücud meşrebince eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât hârika keşfiyatıyla ve müşahedatıyla ve mühim bir meşreb sahibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden bilmecburiye zaîf tevilatıyla tekellüflü bir surette bazı âyâtı meşrebine, meşhudatına tatbik ediyor. Âyâtın sarahatını incitiyor. Sair risalelerde cadde-i müstakime-i Kur'aniye ve minhac-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet beyan edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsus bir makamı var, hem makbulîndendir. Fakat mizansız keşfiyatında hududları çiğnemiş. Cumhur-u muhakkikîne çok mes'elelerde muhalefet etmiş. İşte bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutub, bir ferîd-i devran olduğu halde; kendine mahsus tarîkatı gayet kısacık Sadreddin-i Konevî'ye münhasır kalıyor gibidir. Ve âsârından istikametkârane istifade nadir oluyor. Hattâ çok muhakkikîn-i asfiya o kıymetdar âsârını mütalaa etmeğe revaç göstermiyorlar. Hattâ bazıları men'ediyorlar. Hazret-i Muhyiddin'in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mabeynindeki esaslı farkı ve onların me'hazlarını göstermek, çok uzun tedkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakik ve derin ve me'haz o kadar yüksek ve geniştir ki; Hazret-i Muhyiddin hatasından muahaze edilmemiş, makbul olarak kalmış. Yoksa eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark ve o me'haz görünse idi, onun için gayet büyük bir sukut ve ağır bir hata olurdu. Madem fark o kadar derindir. Bir temsil ile o farkı ve o me'hazları, Hazret-i Muhyiddin'in o mes'elede yanlışını göstermeye münhasıran çalışacağız. Şöyle ki: Meselâ bir âyinede güneş görünüyor. Şu âyine güneşin hem zarfı, hem mevsufudur. Yani güneş bir cihette onun içinde bulunur, bir cihette âyineyi zînetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o âyine fotoğraf âyinesi ise, güneşin misalini sabit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde âyinede görünen güneş fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti hem âyineyi süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette hakiki güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Âyine içinde görünen güneşin vücudu ise hariçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değil ise de, ona irtibatı ve ona işaret ettiği için onun ayn-ı vücudu zannedilmiş. İşte bu temsile binaen "Âyinede hakiki güneşten başka birşey yoktur" denilmek ve âyineyi zarf ve içindeki güneşin vücud-u haricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Âyinenin sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle, güneştir denilse hatadır. "Güneşten başka içinde birşey yoktur" demek yanlıştır. Çünki âyinenin parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir, fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayali, bu âyine misaline benzer. Şöyle ki: İnsanın âyine-i fikrindeki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir ve bir vecihle malûmdur. Eğer zihni o malûma zarf yapsak, o vakit o malûm mevcud-u zihnî bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle mevsuf yapsak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u haricîsi vardır. O malûmun vücudu cevherî dahi olsa, bunun gibi arazî bir vücud-u haricîsi olur. İşte bu iki temsile göre; kâinat bir âyinedir, herbir mevcudatın mahiyeti de bir âyinedir. Kudret-i ezeliye ile icad-ı İlahîye maruzdurlar. Herbir mevcud bir cihetle Şems-i Ezelî'nin bir isminin bir nev' âyinesi olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücud-u misalî nefiy noktasında ve akis ayn-ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek "Lâ mevcude illâ Hu" diyerek yanlış etmişler; ﺣَﻘَﺎﺋِﻖُ ﺍﻻﺎَﺷْﻴَﺎﺀِ ﺛَﺎﺑِﺘَﺔٌ kaide-i esasiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler. Amma ehl-i hakikat ise, veraset-i nübüvvetin sırrıyla ve Kur'anın kat'î ifadatıyla görmüşler ki; âyine-i mevcudatta kudret ve irade-i İlahiye ile vücud bulan nakışlar, onun eserleridir. "Heme ezost"tur. "Heme ost" değil. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sabittir. Çendan o vücud vücud-u Vâcib'e nisbeten vehmî ve hayalî hükmünde zayıftır. Fakat Kadir-i Ezelî'nin icad ve irade ve kudretiyle vardır. Nasılki temsilde âyine içindeki güneşin hakikî vücud-u haricîsinden başka bir vücud-u misalîsi var. Ve âyineyi zînetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u haricîsi var. Ve âyinenin arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikaş eden suret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücud-u haricîsi vardır. Hem bir derece sabit bir vücuddur. Öyle de kâinat âyinesinde ve mahiyat-ı eşya âyinelerinde esma-i kudsiye-i İlahiyenin irۨ ve ihtiyar ve kudret ile hasıl olan cilveleriyle tezahür eden nukuş-u masnuatın, vücud-u Vâcib'den ayrı, hâdis bir vücudu var. O vücuda kudret-i ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenaya gider. Beka-i vücud için her an, her şey Hâlıkının ibkasına muhtaçtır. Çendan ﺣَﻘَﺎﺋِﻖُ ﺍﻻﺎَﺷْﻴَﺎﺀِ ﺛَﺎﺑِﺘَﺔٌ dür, fakat onun isbat ve tesbitiyle sabittir. İşte Hazret-i Muhyiddin "Ruh mahluk değil, âlem-i emirden ve sıfat-ı iradeden gelmiş bir hakikattır." demesi çok nususun zahirine muhalif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binaen iltibas etmiş, aldanmış, zaîf vücudları görmemiş. Esma-i İlahiyeden Hallak, Rezzak gibi çok isimlerin mazharları, vehmî ve hayalî şeyler olamaz. Madem o esma hakikatlıdırlar, elbette mazharlarının da hakikat-i hariciyeleri vardır.