Risale-i NurLatîf Nükteler

Eskişehir Hapsinde yazılmış bir parça

Latîf Nükteler · s.42

Kardeşlerim! Müteaddid defa Risale-i Nur'un şakirdlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risale-i Nur'u, hem şakirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: "Bu müdafaamdaki kıymeti muhafaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risale-i Nur'dan küsmemek ve üstadından darılmamak ve kardeşlerinden -sıkıntıdan gelen bahanelerle- nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir." Yalnız tahattur edersiniz ki, Risale-i Kader'de isbat etmişiz ki: Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri, insanın; biri, kader-i İlahînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adalet eder. Bu mes'elemizde insanın zulmünden ziyade, kaderin adlini ve hikmet-i İlahiyenin sırrını düşünmeliyiz. Evet kader, Risale-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücahede-i maneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olّۙmedrese-i Yusufiyeye sevketti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız, birbirinize "Böyle yapmasaydın, ben tevkif olmazdım" demeyiniz.

Saidü'n-Nursî

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍَﻣْﺮُﻩُ ﺍِﺫَﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺷَﻴْﺌًﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻝَ ﻟَﻪُ ﻛُﻦْ ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ âyet-i kerimenin işaretiyle emr ile icad oluyor. Ve kudret hazineleri "Kâf-Nun"dadır. Bu sırr-ı dakikin vücuh-u kesiresinden birkaç vechi risalelerde zikredilmiştir. Burada huruf-u Kur'anın, hususan surelerin başlarındaki mukattaat-ı hurufun hâsiyetlerine ve fezaillerine ve tesirat-ı maddiyelerine dair vürud eden hadîsleri şu asrın nazar-ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misal üzerinde o sırrın tefhimine çalışacağız. Şöyle ki: Zât-ı Zülcelal olan sahib-i arş-ı a'zamın manevî bir merkezi, âlem ve kalb ve kıble-i kâinat hükmündeki olan küre-i arzdaki mahlukatın tedbirine medar dört arş-ı İlahîsi var: Birisi: Hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafîz ve Muhyi'nin mazharıdır. İkincisi: Fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur. Üçüncüsü: İlim ve hikmet arşıdır ki, unsur-u nurdur. Dördüncüsü: Emr ve iradenin arşıdır ki, unsur-u havadır. Basit topraktan hadsiz hâcat-ı hayvaniye ve insaniyeye medar olan maadin ve hadsiz muhtelif nebatatın basit bir unsurdan kemal-i intizamla, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihayetsiz muhtelif enva', sade bir sahifede hadsiz muntazam nukuş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun hususan hayvanatın nutfelerinin, su gibi basit bir madde iken hadsiz mu'cizat-ı san'atının muhtelif zîhayatlarda o suyla tezahürü gösteriyor ki; bu iki arş misillü, nur ve hava dahi besatetleriyle beraber Nakkaş-ı Ezelî'nin ve Alîm-i Zülcelal'in kalem-i ilm ve emr ve iradesine -evvelki iki arş gibi- acaib-i mu'cizatının mazharlarıdırlar. Nur unsurunu şimdilik bırakıp, mes'elemiz münasebetiyle, küre-i arza göre emr ve irade arşı olan unsur-u hava içinde emr ve iradenin acaibini ve garaibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki: Biz nasıl ağzımızdaki hava ile hurufat ve kelimatı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani havada âdeta zamansız, bir anda bir kelime, bir habbe olup hariç havada sünbüllenir. Küçük, büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi' bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havaiyeye bakıyoruz ki: O derece emr-i "Kün Feyekûn"e mutî' ve müsahhar ve emirberdir ki; güya her bir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler. Zamansız en uzak zerreden emr-i "Kün"den cilveger olan bir iradenin imtisalini, itaatini gösterir. Meselâ: Âhize ve nâkile radyo makineleri vasıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafında, radyo âhizeleri bulunmak şartıyla, zamansız aynı nutuk aynı anda her yerde işittirilmesi; emr-i "Kün Feyekûn"ün cilvesine ne derece kemal-i imtisal ile herbir zerre-i havaiyede itaat ettiğini gösterdiği gibi, havada sebatsız vücudları bulunan hurufatın kudsiyet keyfiyetiyle bu sırr-ı imtisale göre çok tesirat-ı hariciyeye ve hasiyat-ı maddiyeye mazhar olabilirler. Âdeta maneviyatı maddiyata inkılab ve gaybı şehadete tahavvül ettirir bir hasiyet onlarda görünüyor. İşte bunun gibi hadsiz emarelerle gösteriyor ki; mevcudat-ı havaiye olan hurufun, hususan huruf-u kudsiyenin ve Kur'aniyenin hususan evail-i suredeki şifre-i İlahiyenin hurufatı muntazam ve nihayetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrat-ı havaiye de kudsiyet noktasında emr-i "Kün Feyekûn"ün cilvesine ve irade-i ezeliyenin tecellisine mazhar hurufatın maddî hassalarını ve hârika ve mervî faziletlerini teslim ettirir. İşte bu sırra binaendir ki: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da bazan kudret eserini sıfat-ı irade ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi tabiratı, gayet derecede sür'at-i icad ve gayet derecede inkıyad-ı eşya ve musahhariyet-i mevcudattan başka; ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani emr-i tekvinîden gelen hurufat, maddî kuvvet hükmünde vücud-u eşyada hükmeder. Ve emr-i tekvinî âdeta ayn-ı kudret, ayn-ı irade olarak tezahür eder. Evet emr ve iradenin bu gayet hafî ve vücud-u maddîleri gayet gizli ve havayı âdeta nim-manevî, nim-maddî nev'indeki mevcudatta emr-i tekvinî ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor. Belki ayn-ı kudret olur. Âdeta maneviyatla maddiyatın mabeyninde berzahî olan mevcudata nazar-ı dikkati celb etmek için, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍَﻣْﺮُﻩُ ﺍِﺫَﺍ ﺍَﺭَﺍﺩَ ﺷَﻴْﺌًﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻝَ ﻟَﻪُ ﻛُﻦْ ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ ferman ediyor. İşte evail-i suredeki ﺍﻟٓﻢٓ ﻃٰﺲٓ ﺣٰﻢٓ gibi huruf-u kudsiye-i şifriye-i İlahiye, hava zerratı içinde, zamansız münasebat-ı dakika-i hafiye tellerini ihtizaza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten arşa manevî telsiz telefon muhaberat-ı kudsiyeyi îfa etmeleri, o şifre-i kudsiye-i İlahiyenin şe'nindendir ve vazifesidir ve gayet makuldür. Evet havanın herbir zerresi ve bütün zerratı telsiz, telefon, telgraflar gibi aktar-ı âlemde münteşir zerreler, emirleri imtisal ettiklerini ve elektrik ve seyyalat-ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazifesi gibi, sair vezaif-i havaiyeden başka bir vazifesini bir hads-i kat'î ile, belki müşahede ile ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rûy-i zeminde muntazam bir ordu hükmünde, hava-yı nesîmînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet-i meşhudesi, bana iki kerre iki dört eder derecesinde kat'î bir kanaat vermiş. Demek havanın rûy-i zeminde çevik ve çalak bir hizmetkâr olması ve rûy-i zemindeki Rahmanu'r-Rahîm'in misafirlerine hizmet ettiği gibi, o Rahman'ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerratı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde, evamir-i kudsiyeyi nebatata ve hayvanata tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfusa nefes, yani âb-ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatı olan hararet-i gariziyeyi iş'al vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp ağızda hurufatın teşekkülüne medar olduğu gibi, pek çok muntazam vazifeleri emr-i "Kün Feyekûn" ile icra eder. İşte havanın bu hâsiyetine binaendir ki; mevcudat-ı havaiye olan hurufat, kudsiyet kesbettikçe yani âhizelik vaziyetini aldıkça, yani Kur'an hurufatı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve surelerin başlarındaki hurufat daha ziyade o münasebat-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan vücud-u havaîleri bu hasiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihniyeleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hasiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okunmasıyla ve yazılmasıyla maddî ilâç gibi şifa ve başka maksadlar hasıl olabilir.

Saidü'n-Nursî

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴَﺔَ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٍ ﻳَﺨْﻠُﻘُﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺑُﻄُﻮﻥِ ﺍُﻣَّﻬَﺎﺗِﻜُﻢ ﺧَﻠْﻘًﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺧَﻠْﻖٍ ﻓِﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ ﺛَﻼﺎﺙٍ Âyeti ﻭَﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﺍﻟْﺤَﺪِﻳﺪَ âyetinde beyan ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu teyid ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor. Evet Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan Sure-i Zümer'de ﻭَﺧَﻠَﻖَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴَﺔَ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٍ demeyip ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴَﺔَ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٍ demesiyle ifade ediyor ki; "Sekiz nev' hayvanat-ı mübarekeyi size hazine-i rahmetinden, güya Cennet'ten nimet olarak indirilmiş, gönderilmiş." Çünki o mübarek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere nimet olduğundan; saçından bedevilere seyyar haneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, leziz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve saire, hattâ gübreleri mezruatın erzakı ve insanların mahrukatı hükmünde olup, güya o mübarek hayvanlar tecessüm etmiş ayn-ı nimet ve rahmettirler. Onun içindir ki, yağmura "rahmet" namı verildiği gibi, bu mübarek hayvanlara da "en'am" namı verilmiş. Güya rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; nimet de tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendan cismanî maddeleri yerde halk olunuyor; fakat nimetiyet sıfatı ve rahîmiyet manası, maddesine tamamıyla galebe ettiğinden, ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ tabiriyle, doğrudan doğruya bu mübarek hayvanları hazine-i rahmetin birer hediyesi olarak, Hâlık-ı Rahîm yüksek mertebe-i rahmetinden ve manevî, âlî Cennet'inden yeryüzüne indirmiş. Evet nasılki bazan beş paralık bir maddede beş liralık bir san'at dercedilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor, san'at noktasında kıymet veriliyor. Sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san'at-ı Rabbaniye gibi... Bazan beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san'at bulunur, o vakit hüküm maddenindir. Aynen onun gibi, bazan cismanî bir maddede o kadar nimet ve rahmet manası bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyade ehemmiyetli oluyor. Âdeta cismanî maddesi gizlenir; hüküm, nimetiyet cihetine bakar. İşte demirin pek azîm menafi'i ve çok semereleri onun maddî maddesini gizlediği gibi; mezkûr bu mübarek hayvanların dahi her cüz'ünde nimet bulunması, onların cismanî maddelerini güya nimete kalbettirmiş. Onun içindir ki, cismanî maddelerin hükmü nazara alınmadan, manevî sıfatları nazara alınmış, ﻭَﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ tabir edilmiştir. Evet ﻭَﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ hakikat itibariyle sâbık nükteyi ifade ettikleri gibi, belâgat noktasında da ehemmiyetli bir manayı mu'cizane ifade ediyorlar. Şöyle ki: Demir gayet sert fıtratıyla ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunmak ve hamur gibi yumuşatmak hâsiyetini ihsan ettiğinden, herkes, her yerde, her işte kolayca elde etmesini ifade etmek için ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﺍﻟْﺤَﺪِﻳﺪَ tabiriyle güya fıtrî ve semavî nimetler gibi, demir âletlerini yukarı bir tezgâhtan indirip beşerin ellerine verilmiş gibi kolaylıkla elde ediliyor. Hem hayvanat cinsinden, sivrisinekten tut, tâ yılan, akrep, kurt, arslana kadar insanlara zararlı vaziyetleriyle beraber; hayvanatın mühimlerinden olan koca manda ve öküz ve deve gibi büyük mahlukat gayet derece müsahhar, mutî', hattâ zaîf bir çocuğa deve yularını verip itaat etmek manasını ifade için ﻭَﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴَﺔَ tabiriyle, güya bu mübarek hayvanlar dünya hayvanları değil ki, içinde tevahhuş ve zarar bulunsun. Belki manevî bir Cennet'in hayvanları gibi menfaatdar, zararsızdırlar. Yukarıdan yani rahmet hazinesinden indirilmiştir, diye ifade ediyor. Muhtemeldir ki, bazı müfessirlerin bu hayvanlar hakkında "Cennet'ten indirilmiştir" dedikleri, bu manadan ileri gelmiştir. {(Haşiye) Bazı müfessirler, "Mebde'leri semavattan gelmişler" demelerinden muradları şudur ki: Bu en'am denilen hayvanatın bekaları rızık iledir ve rızıkları ottur, otların rızkı da yağmurdur. Yağmur ki âb-ı hayattır ve rahmettir. Ve rızık da semavattan gelir, ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ ﺭِﺯْﻗُﻜُﻢْ âyeti buna da işaret eder. Madem o hayvanların devam eden müteceddid vücudları, semavattan gelen yağmur içindedir; semadan indirilmiş manasını ifade eden ﺍَﻧْﺰَﻝَ tabiri yerindedir.} Kur'an-ı Hakîm'in bir harfi için bir sahife yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünki kelâmullahtır. Onun için ﺍَﻧْﺰَﻝَ tabiri için iki-üç sahife yazılmakla israf edilmiş olmaz. Bazan Kur'anın bir harfi, bir hazine-i maneviyenin anahtarı olur.

Saidü'n-Nursî