Cüz-16
Kur'an-ı Kerim Meali · s.301
ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﺍَﻗُﻞْ ﻟَﻚَ ﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻦْ ﺗَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻊَ ﻣَﻌِﻰَ ﺻَﺒْﺮًﺍ﴾٧٥﴿ 75- (Hızır:) Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi? dedi. ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻥْ ﺳَﺎَﻟْﺘُﻚَ ﻋَﻦْ ﺷَﻰْﺀٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ ﻓَﻼﺎ ﺗُﺼَﺎﺣِﺒْﻨ۪ﻰۚ ﻗَﺪْ ﺑَﻠَﻐْﺖَ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧّ۪ﻰ ﻋُﺬْﺭًﺍ﴾٧٦﴿ 76- Musa: Eğer, dedi, bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan (ileri sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın. {Bu sözü ile Hz. Musa, artık özür dileyecek hali kalmadığını anlatmak istemişti.} ﻓَﺎﻧْﻄَﻠَﻘَﺎ۠ ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﺗَﻴَٓﺎ ﺍَﻫْﻞَ ﻗَﺮْﻳَﺔٍ ۨﺍﺳْﺘَﻄْﻌَﻤَٓﺎ ﺍَﻫْﻠَﻬَﺎ ﻓَﺎَﺑَﻮْﺍ ﺍَﻥْ ﻳُﻀَﻴِّﻔُﻮﻫُﻤَﺎ ﻓَﻮَﺟَﺪَﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺟِﺪَﺍﺭًﺍ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍَﻥْ ﻳَﻨْﻘَﺾَّ ﻓَﺎَﻗَﺎﻣَﻪُۜ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻮْ ﺷِﺌْﺖَ ﻟَﺘَّﺨَﺬْﺕَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍَﺟْﺮًﺍ﴾٧٧﴿ 77- Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Musa: Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın, dedi. ﻗَﺎﻝَ ﻫٰﺬَﺍ ﻓِﺮَﺍﻕُ ﺑَﻴْﻨ۪ﻰ ﻭَﺑَﻴْﻨِﻚَۚ ﺳَﺎُﻧَﺒِّﺌُﻚَ ﺑِﺘَﺎْﻭ۪ﻳﻞِ ﻣَﺎ ﻟَﻢْ ﺗَﺴْﺘَﻄِﻊْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺻَﺒْﺮًﺍ﴾٧٨﴿ 78- (Hızır) şöyle dedi: "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim." ﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟﺴَّﻔ۪ﻴﻨَﺔُ ﻓَﻜَﺎﻧَﺖْ ﻟِﻤَﺴَﺎﻛ۪ﻴﻦَ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ ﻓَﺎَﺭَﺩْﺕُ ﺍَﻥْ ﺍَﻋ۪ﻴﺒَﻬَﺎ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﻭَﺭَٓﺍﺀَﻫُﻢْ ﻣَﻠِﻚٌ ﻳَﺎْﺧُﺬُ ﻛُﻞَّ ﺳَﻔ۪ﻴﻨَﺔٍ ﻏَﺼْﺒًﺎ﴾٧٩﴿ 79- "Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı." {Şu halde Hızır, fakir denizcilerin gemisini yaralamakla, kralın bu gemiyi gasbetme ihtimalini ortadan kaldırmış, böylece bu fakirlere iyilik etmişti.} ﻭَﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟْﻐُﻼﺎﻡُ ﻓَﻜَﺎﻥَ ﺍَﺑَﻮَﺍﻩُ ﻣُﻮْۭﻣِﻨَﻴْﻦِ ﻓَﺨَﺸ۪ﻴﻨَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻳُﺮْﻫِﻘَﻬُﻤَﺎ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧًﺎ ﻭَﻛُﻔْﺮًﺍۚ﴾٨٠﴿ 80- "Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk." {Zira Hızır (a.s.), bu çocuğun ileride zalim biri olacağını, temiz birer mümin olan ebeveynine karşı azgınlık ve nankörlük göstereceğini, yahut çocuk sevgisi yüzünden ana-babasının manevi hayatlarının tehlikeye düşeceğini biliyordu; Allah bunu Hızır'a bildirmişti.} ﻓَﺎَﺭَﺩْﻧَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻳُﺒْﺪِﻟَﻬُﻤَﺎﺭَﺑُّﻬُﻤَﺎﺧَﻴْﺮًﺍ ﻣِﻨْﻪُ ﺯَﻛٰﻮﺓً ﻭَﺍَﻗْﺮَﺏَ ﺭُﺣْﻤًﺎ﴾٨١﴿ 81- (Devam etti:) "Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin." ﻭَﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟْﺠِﺪَﺍﺭُ ﻓَﻜَﺎﻥَ ﻟِﻐُﻼﺎﻣَﻴْﻦِ ﻳَﺘ۪ﻴﻤَﻴْﻦِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺪ۪ﻳﻨَﺔِ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺗَﺤْﺘَﻪُ ﻛَﻨْﺰٌ ﻟَﻬُﻤَﺎ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺍَﺑُﻮﻫُﻤَﺎ ﺻَﺎﻟِﺤًﺎۚ ﻓَﺎَﺭَﺍﺩَﺭَﺑُّﻜَﺎَﻥْ ﻳَﺒْﻠُﻐَٓﺎ ﺍَﺷُﺪَّﻫُﻤَﺎ ﻭَﻳَﺴْﺘَﺨْﺮِﺟَﺎ ﻛَﻨْﺰَﻫُﻤَﺎۗ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻜَۚﻮَﻣَﺎ ﻓَﻌَﻠْﺘُﻪُ ﻋَﻦْ ﺍَﻣْﺮ۪ﻯۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﺗَﺎْﻭ۪ﻳﻞُ ﻣَﺎﻟَﻢْ ﺗَﺴْﻄِﻊْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺻَﺒْﺮًﺍۜ۟﴾٨٢﴿ 82- "Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur." ﻭَﻳَﺴْﺌَﻠُﻮﻧَﻚَ ﻋَﻦْ ﺫِﻯ ﺍﻟْﻘَﺮْﻧَﻴْﻦِۜ ﻗُﻞْ ﺳَﺎَﺗْﻠُﻮﺍ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻣِﻨْﻪُ ﺫِﻛْﺮًﺍۜ﴾٨٣﴿ 83- (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. {Âyette, müşriklerin veya yahudilerin, hakkında soru sorduğu belirtilen Zülkarneyn'in kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Beyzâvî tefsirinde bunun Büyük İskender olduğu, peygamberliği kesin olmamakla beraber, iyi bir mümin olduğu konusunda ittifak bulunduğu zikredilmekte; "cihan hakimiyetine ulaşmış olduğundan veya İran ve Roma imparatoru olduğundan ya da, bir yiğitlik simgesi olmak üzere tacında iki boynuz bulunduğundan" kendisine Zülkarneyn denildiği belirtilmekte ise de, bu görüş bir kısım tefsirciler tarafından fazla tasvip görmemiştir. Burada sözü edilen kişi Allah'ın kitabına mazhar olduğuna göre Kral İskender'den daha önce gelmiş bir peygamber olması ihtimali kuvvet kazanmaktadır.} ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻜَّﻨَّﺎ ﻟَﻪُ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﺍٰﺗَﻴْﻨَﺎﻩُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﺳَﺒَﺒًﺎۙ﴾٨٤﴿ 84- Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik. ﻓَﺎَﺗْﺒَﻊَ ﺳَﺒَﺒًﺎ﴾٨٥﴿ 85- O da bir yol tutup gitti. ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺑَﻠَﻎَ ﻣَﻐْﺮِﺏَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲِ ﻭَﺟَﺪَﻫَﺎ ﺗَﻐْﺮُﺏُ ﻓ۪ﻰ ﻋَﻴْﻦٍ ﺣَﻤِﺌَﺔٍ ﻭَﻭَﺟَﺪَ ﻋِﻨْﺪَﻫَﺎ ﻗَﻮْﻣًﺎۜ ﻗُﻠْﻨَﺎ ﻳَﺎ ﺫَﺍ ﺍﻟْﻘَﺮْﻧَﻴْﻦِ ﺍِﻣَّٓﺎ ﺍَﻥْ ﺗُﻌَﺬِّﺏَ ﻭَﺍِﻣَّٓﺎ ﺍَﻥْ ﺗَﺘَّﺨِﺬَ ﻓ۪ﻴﻬِﻢْ ﺣُﺴْﻨًﺎ﴾٨٦﴿ 86- Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik. {Tefsirlerde nakledildiğine göre Zülkarneyn, batıda Atlas okyanusuna, yahut Karadeniz'e kadar gitti. Orada güneşin deniz ufkunda batışını seyretti. Ancak, koca kâinat içinde bu deniz, kendisine bir su gözesi kadar küçük geldi. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su gözesine gömülür gibi batıyordu. Sahilde karşılaştığı kavim, müfessirlerin kanaatına göre, kâfir bir millet idi. O yüzden Allah Teâlâ, Zülkarneyn'i, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek, irşad etmek, böylece iyilikle yola getirmek arasında muhayyer kıldı.} ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻣَّﺎ ﻣَﻦْ ﻇَﻠَﻢَ ﻓَﺴَﻮْﻑَ ﻧُﻌَﺬِّﺑُﻪُ ﺛُﻢَّ ﻳُﺮَﺩُّ ﺍِﻟٰﻰﺭَﺑِّﻬ۪ﻔَﻴُﻌَﺬِّﺑُﻪُ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﻧُﻜْﺮًﺍ﴾٨٧﴿ 87- O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak." ﻭَﺍَﻣَّﺎ ﻣَﻦْ ﺍٰﻣَﻦَ ﻭَﻋَﻤِﻞَ ﺻَﺎﻟِﺤًﺎ ﻓَﻠَﻪُ ﺟَﺰَٓﺍﺀً ۨﺍﻟْﺤُﺴْﻨٰﻰۚ ﻭَﺳَﻨَﻘُﻮﻝُ ﻟَﻪُ ﻣِﻦْ ﺍَﻣْﺮِﻧَﺎ ﻳُﺴْﺮًﺍۜ﴾٨٨﴿ 88- "İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz." ﺛُﻢَّ ﺍَﺗْﺒَﻊَ ﺳَﺒَﺒًﺎ﴾٨٩﴿ 89- Sonra yine bir yol tuttu. ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺑَﻠَﻎَ ﻣَﻄْﻠِﻊَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲِ ﻭَﺟَﺪَﻫَﺎ ﺗَﻄْﻠُﻊُ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻮْﻡٍ ﻟَﻢْ ﻧَﺠْﻌَﻞْ ﻟَﻬُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻬَﺎ ﺳِﺘْﺮًﺍۙ﴾٩٠﴿ 90- Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık. {Zülkarneyn, batıda işlerini bitirdikten sonra doğunun yolunu tuttu. En sonunda, ihtimal Asya'nın doğu kıyılarına, Hint okyanusuna, yahut Hazar denizine ulaştı. Burada karşılaştığı insanlar, rivayete göre, güneşin ışığına ve sıcağına karşı korunmak için elbise ve ev yapmasını bilmiyorlardı.} ﻛَﺬٰﻟِﻚَۜ ﻭَﻗَﺪْ ﺍَﺣَﻄْﻨَﺎ ﺑِﻤَﺎﻟَﺪَﻳْﻪِ ﺧُﺒْﺮًﺍ﴾٩١﴿ 91- İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık. ﺛُﻢَّ ﺍَﺗْﺒَﻊَ ﺳَﺒَﺒًﺎ﴾٩٢﴿ 92- Sonra yine bir yol tuttu. ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺑَﻠَﻎَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴَّﺪَّﻳْﻦِ ﻭَﺟَﺪَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻬِﻤَﺎ ﻗَﻮْﻣًﺎۙ ﻻﺎ ﻳَﻜَﺎﺩُﻭﻥَ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﻗَﻮْﻻﺎ﴾٩٣﴿ 93- Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻳَﺎﺫَﺍ ﺍﻟْﻘَﺮْﻧَﻴْﻦِ ﺍِﻥَّ ﻳَﺎْﺟُﻮﺝَ ﻭَﻣَﺎْﺟُﻮﺝَ ﻣُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻓَﻬَﻞْ ﻧَﺠْﻌَﻞُ ﻟَﻚَ ﺧَﺮْﺟًﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﺗَﺠْﻌَﻞَ ﺑَﻴْﻨَﻨَﺎ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﺳَﺪًّﺍ﴾٩٤﴿ 94- Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? ﻗَﺎﻝَ ﻣَﺎ ﻣَﻜَّﻨّ۪ﻰ ﻓ۪ﻴﻬِﺮَﺑّ۪ﻰﺧَﻴْﺮٌ ﻓَﺎَﻋ۪ﻴﻨُﻮﻧ۪ﻰ ﺑِﻘُﻮَّﺓٍ ﺍَﺟْﻌَﻞْ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﺭَﺩْﻣًﺎۙ﴾٩٥﴿ 95- Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım." ﺍٰﺗُﻮﻧ۪ﻰ ﺯُﺑَﺮَ ﺍﻟْﺤَﺪ۪ﻳﺪِۜ ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺳَﺎﻭٰﻯ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺼَّﺪَﻓَﻴْﻦِ ﻗَﺎﻝَ ﺍﻧْﻔُﺨُﻮﺍۜ ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺟَﻌَﻠَﻪُ ﻧَﺎﺭًﺍۙ ﻗَﺎﻝَ ﺍٰﺗُﻮﻧ۪ٓﻰ ﺍُﻓْﺮِﻍْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻗِﻄْﺮًﺍۜ﴾٩٦﴿ 96- "Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi. ﻓَﻤَﺎ ﺍﺳْﻄَﺎﻋُٓﻮﺍ ﺍَﻥْ ﻳَﻈْﻬَﺮُﻭﻩُ ﻭَﻣَﺎ ﺍﺳْﺘَﻄَﺎﻋُﻮﺍ ﻟَﻪُ ﻧَﻘْﺒًﺎ﴾٩٧﴿ 97- Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler. ﻗَﺎﻝَ ﻫٰﺬَﺍ ﺭَﺣْﻤَﺔٌ ﻣِﻨْﺮَﺑّ۪ﻰۚﻓَﺎِﺫَﺍ ﺟَٓﺎﺀَ ﻭَﻋْﺪُﺭَﺑّ۪ﻰﺟَﻌَﻠَﻪُ ﺩَﻛَّٓﺎﺀَۚ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﻭَﻋْﺪُﺭَﺑّ۪ﻰﺣَﻘًّﺎۜ﴾٩٨﴿ 98- Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi. ﻭَﺗَﺮَﻛْﻨَﺎ ﺑَﻌْﻀَﻬُﻢْ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﻳَﻤُﻮﺝُ ﻓ۪ﻰ ﺑَﻌْﺾٍ ﻭَﻧُﻔِﺦَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺼُّﻮﺭِ ﻓَﺠَﻤَﻌْﻨَﺎﻫُﻢْ ﺟَﻤْﻌًﺎۙ﴾٩٩﴿ 99- O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir. ﻭَﻋَﺮَﺿْﻨَﺎ ﺟَﻬَﻨَّﻢَ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻋَﺮْﺿًﺎۙ﴾١٠٠﴿ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﺍَﻋْﻴُﻨُﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻏِﻄَٓﺎﺀٍ ﻋَﻦْ ﺫِﻛْﺮ۪ﻯ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُﻮﻥَ ﺳَﻤْﻌًﺎ۟﴾١٠١﴿ 100-101- Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir. ﺍَﻓَﺤَﺴِﺐَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُٓﻭﺍ ﺍَﻥْ ﻳَﺘَّﺨِﺬُﻭﺍ ﻋِﺒَﺎﺩ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧ۪ٓﻰ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَۜ ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍَﻋْﺘَﺪْﻧَﺎ ﺟَﻬَﻨَّﻢَ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻧُﺰُﻻﺎ﴾١٠٢﴿ 102- Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık. ﻗُﻞْ ﻫَﻞْ ﻧُﻨَﺒِّﺌُﻜُﻢْ ﺑِﺎﻻﺎَﺧْﺴَﺮ۪ﻳﻦَ ﺍَﻋْﻤَﺎﻻﺎۜ﴾١٠٣﴿ 103- De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺿَﻞَّ ﺳَﻌْﻴُﻬُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَﻫُﻢْ ﻳَﺤْﺴَﺒُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻳُﺤْﺴِﻨُﻮﻥَ ﺻُﻨْﻌًﺎ﴾١٠٤﴿ 104- (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﺮَﺑِّﻬِﻤْﻮَﻟِﻘَٓﺎﺋِﻪ۪ ﻓَﺤَﺒِﻄَﺖْ ﺍَﻋْﻤَﺎﻟُﻬُﻢْ ﻓَﻼﺎ ﻧُﻘ۪ﻴﻢُ ﻟَﻬُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِ ﻭَﺯْﻧًﺎ﴾١٠٥﴿ 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız. {Kıyamet terazisinde ağır çeken iman ve sâlih ameldir. Kâfirlerin ise hayırlı işleri bulunmadığından mizanları boş kalacak; dünyada çoğu insanın değer verdiği şeyler orada değersiz sayılacaktır.} ﺫٰﻟِﻚَ ﺟَﺰَٓﺍﻭُۭ۬ﻫُﻢْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻭَﺍﺗَّﺨَﺬُٓﻭﺍ ﺍٰﻳَﺎﺗ۪ﻰ ﻭَﺭُﺳُﻠ۪ﻰ ﻫُﺰُﻭًﺍ﴾١٠٦﴿ 106- İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕُ ﺍﻟْﻔِﺮْﺩَﻭْﺱِ ﻧُﺰُﻻﺎۙ﴾١٠٧﴿ 107- İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır. ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻻﺎ ﻳَﺒْﻐُﻮﻥَ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﺣِﻮَﻻﺎ﴾١٠٨﴿ 108- Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler. ﻗُﻞْ ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮُ ﻣِﺪَﺍﺩًﺍ ﻟِﻜَﻠِﻤَﺎﺗِﺮَﺑّ۪ﻰﻟَﻨَﻔِﺪَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮُ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﺗَﻨْﻔَﺪَ ﻛَﻠِﻤَﺎﺗُﺮَﺑّ۪ﻰﻭَﻟَﻮْ ﺟِﺌْﻨَﺎ ﺑِﻤِﺜْﻠِﻪ۪ ﻣَﺪَﺩًﺍ﴾١٠٩﴿ 109- De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir. {Bu âyette Allah'ın sözlerinden maksat, O'nun ilim ve hikmetidir. Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmeti sonsuz ve sınırsız; denizler ise, çokluğuna rağmen, sonlu ve sınırlıdır. Şu halde, Allah'ın ilim ve hikmetini yazmak için mürekkep olarak, deryaların dahi kifâyetsiz geleceği âşikârdır.} ﻗُﻞْ ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﻧَ۬ﺎ ﺑَﺸَﺮٌ ﻣِﺜْﻠُﻜُﻢْ ﻳُﻮﺣٰٓﻰ ﺍِﻟَﻰَّ ﺍَﻧَّﻤَٓﺎ ﺍِﻟٰﻬُﻜُﻢْ ﺍِﻟٰﻪٌ ﻭَﺍﺣِﺪٌۚ ﻓَﻤَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻳَﺮْﺟُﻮﺍ ﻟِﻘَٓﺎﺀَﺭَﺑِّﻬ۪ﻔَﻠْﻴَﻌْﻤَﻞْ ﻋَﻤَﻼﺎ ﺻَﺎﻟِﺤًﺎ ﻭَﻻﺎ ﻳُﺸْﺮِﻙْ ﺑِﻌِﺒَﺎﺩَﺓِﺭَﺑِّﻬ۪ٓﺎَﺣَﺪًﺍ﴾١١٠﴿ 110- De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.