Ulaşmaz Dest-i edeb-i garb-ı hevesbar-ı hevâkâr-ı dehadar
Kastamonu Lâhikası · s.174
De'b-i edeb, ebed-müddet. Kur'an-ı ziyabar-ı şifakâr-ı hüdâdar.
Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir halet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvari nazarla Kur'anda olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Yaaşkla hüsündür,yahamasetveşehamet,yatasvir-i hakikat.İşte yabani edebse hamaset noktasında hakperestliği etmez. Belki zalim beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez. Şehvetengiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlahî suretinde bakmaz; Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini, aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalaletten neş'et eden ruhun ızdırabatına, o edebsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim; hakikî fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş; o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kārie ihtar eder. Zahiren der:"Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz." Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'andaki edebse hevayı karıştırmaz. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz. Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor, belki bir san'at-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz. Marifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi, rikkatli birer hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez. Avrupazade edebse, fakdü'l-ahbabdan, sahibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez. Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez, O surette gösterir. Hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabaniler içinde koyar; hiçbir ümid bırakmaz. Kendine verdiği şu hiss-i heyecanla gitgide ilhada kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur; belki daha dönemez. Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku'l-ahbabdan gelir, fakdü'l-ahbabdan gelmez. Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine, şuurlu hem rahmetli bir san'at-ı İlahî onun medar-ı bahsi; tabiattan bahsetmez. Kör kuvvetin yerine; inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez. Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez. Her köşede istînas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz' ediyor. Bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir; gamlı bir hüznü vermez. İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez. Kur'anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen,şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) lehviyatı istemez. Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip... Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez. Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre; herkes birbirine benzemez.
--
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ ﻭَﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻭَﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻴِّﺪِ ﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَ ﻭَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﻟِﻪ۪ ﻭَ ﺻَﺤْﺒِﻪ۪ ﺍَﺟْﻤَﻌ۪ﻴﻦَ
Tevhidin iki bürhan-ı muazzamı ve Sure-i İhlas'ın bir nükte-i i'caziyesi Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet Tevhid-i Rahman'la, büyük bir sesle zâkirdir ki:Lâ ilahe illâ Hû Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân u a'zâsı birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:Lâ ilahe illâ Hû O dillerde tenevvü' var, o seslerde meratib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:Lâ ilahe illâ Hû Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:Lâ ilahe illâ Hû Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur'an maşrık-ı nuru. Bütün zîruh eder fikri ki:Lâ ilahe illâ Hû Bu Furkan-ı Celilüşşan, o tevhide nâtık bürhan, bütün âyât sadık lisan. Şuâat-ı bârika-i iman. Beraber der ki:Lâ ilahe illâ Hû Kulağı ger yapıştırsan şu Furkan'ın sinesine, derinden tâ derine, sarihan işitirsin semavî bir sadâ der ki:Lâ ilahe illâ Hû O sestir gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî, hem nihayet munis ve mukni' ve bürhanla mücehhezdir. Mükerrer der ki:Lâ ilahe illâ Hû Şu bürhan-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki,üstündemünakkaştır müzehher sikke-i i'caz,içindeparlayan nur-u hidayet der ki:Lâ ilahe illâ Hû Evetaltındanescolmuş mühefhef mantık ve bürhan,sağındaaklı istintak; mürefref her taraf, ezhan "Sadakte" der ki:Lâ ilahe illâ Hû Yemînolan şimalinde, eder vicdanı istişhad.Emamındahüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:Lâ ilahe illâ Hû Emam olanverasındaona mesned semavîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbanî. Bu şeş cihet ziyadardır; burucunda tecellidar ki:Lâ ilahe illâ Hû Evet vesvese-i sârık, bâvehm şübhe-i târık, ne haddi var ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra. Hem şârık ki, sur sureler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki: Lâ ilahe illâ Hû O Kur'an-ı Azîmüşşan nasıl bir bahr-i tevhiddir. Bir tek katre, misal için bir tek Sure-i İhlas.. fakat kısa bir tek remzi, nihayetsiz rumuzundan. Bütün enva'-ı şirki reddeder, hem de yedi enva'-ı tevhidi eder isbat; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden: Birinci cümle:ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tayindir. O tayinde taayyün var. ﺍَﻯْ ﻻﺎ ﻫُﻮَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ Şutevhid-i şuhudabir işarettir. Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki: ﻻﺎ ﻣَﺸْﻬُﻮﺩَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ İkinci cümle:ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ dır ki,tevhid-i uluhiyetetasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki: ﻻﺎ ﻣَﻌْﺒُﻮﺩَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ Üçüncü cümle:ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟﺼَّﻤَﺪُ dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü:Tevhid-i rububiyet.Evet nizam-ı kevn lisanı der ki: ﻻﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ İkinci dürrü:Tevhid-i kayyumiyet.Evet seraser kâinatta, vücud ve hem bekada, müessire ihtiyaç lisanı der ki: ﻻﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ Dördüncü:ﻟَﻢْ ﻳَﻠِﺪْ dir. Birtevhid-i celalîmüstetirdir; enva'-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah. Yani tagayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet ne Hâlık'tır, ne Kayyum'dur, ne İlah... Veled fikri, tevellüd küfrünü ﻟَﻢْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrah... Ki İsa (A.S.) ya Üzeyr'in (A.S.) ya melaik, ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev'-i beşerde gâh bâ-gâh... Beşincisi:ﻭَ ﻟَﻢْ ﻳُﻮﻟَﺪْ Birtevhid-i sermedîişareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlah... Yani: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah... Esbabperestî, nücumperestlik, sanemperestî, tabiatperestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer çâh... Altıncı:ﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ Birtevhid-i câmi'dir.Ne zâtında naziri, ne ef'alinde şeriki, ne sıfâtında şebihi ﻟَﻢْ lafzına nazargâh... Şu altı cümle manen birbirine netice, hem birbirinin bürhanı, müselseldir berahin, mürettebdir netaic şu surede karargâh. Demek şuSure-i İhlas'ta,kendi mikdar-ı kametinde müselsel, hem müretteb otuz sure münderiç; bu bunlara sehergâh... ﻻﺎ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ
--
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪ۪ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ Aziz, sıddık kardeşlerim! Bu parça hem Lâhika'ya,hemİ'caz-ı Kur'an'ınâhirine yazılacak. Birkaç gün sonra ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz. Mübarek Ramazan'ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksenüç sene bir ömr-ü manevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur'un şakirdlerindeki sırr-ıihlasla tesanüdveiştirak-i a'mal-i uhrevîdüsturuyla herbir sadık şakird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırkbin, belki yüzbin hâlis, hakikî mü'minlerin içinde hakikat-i Leyle-i Kadr'i elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir. Sırr-ıihlaslaveiştirak-i a'mal-i uhrevîdüsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikata müteveccihen, bu Ramazan-ı Şerif'te herbirimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip,nun-u mütekellim-i maalgayr,yani daima ﺍَﺟِﺮْﻧَﺎ ﺍِﺭْﺣَﻤْﻨَﺎ ﻭَﺍﻏْﻔِﺮْﻟَﻨَﺎ ﻭَﻭَﻓِّﻘْﻨَﺎ ﻭَﺍﻫْﺪِﻧَﺎ ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻴْﻠَﺔَ ﺍﻟْﻘَﺪْﺭِ ﻓ۪ﻰ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟﺮَّﻣَﻀَﺎﻥَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻓ۪ﻰ ﺣَﻘِّﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﻟْﻒِ ﺷَﻬْﺮٍ gibi kelimelerde ﻧَﺎ içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhâssa en zaîf olan bu kardeşinizi, ağır vazifesinde o hususî niyetle yardım etmektir.
Aziz, sıddık kardeşlerim! Hem sizi, hem bizi, hem Risale-i Nur dairesini ve hususan kahraman Tahir'i, buVirdü'l-A'zam-ı Kur'anî'ninbu tarzda zuhura gelmesiyle tebrik ediyoruz. Evet bunun tab'ında iki emr-i azîm var: