(Sure-i Ve'l-Asr'ın Dağ Meyvesi namındaki nüktesine bir haşiyedir)
Kastamonu Lâhikası · s.205
ﺍَﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ deki ﺕ , âhirdeki "ta"lar ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle cifirce ﻫـ sayılabilir, ﺍِﻻَﺎ beraberdir. Bu noktada (1358) bu zamanımızı gösterir. Ve telaffuzca ﻫـ okunmadığından ﺕ kalabilir. Bu noktadan, şeddeler sayılmazsa ve ﺍِﻻَﺎ beraber değil, ikiyüz küsur sene zamana kadar iman ve amel-i sâlih ile beraber bir taife-i azîme, hasarat-ı azîmeye karşı mücahedeye devam edeceğine işaret edip, Fatiha'nın âhirinde ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْbin beşyüz kırkyedi(1547) veyabin beşyüz yetmişyedi(1577) gösterdiği zamana; hem ﻻﺎ ﺗَﺰَﺍﻝُ ﻃَﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻣِﻦْ ﺍُﻣَّﺘ۪ﻰ ﻇَﺎﻫِﺮ۪ﻳﻦَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺤَﻖِّ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﺎْﺗِﻰَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﺎَﻣْﺮِﻩ۪ birinci cümle,bin beşyüz(1500) makamıyla âhirzamanda bir taife-i mücahidînin son zamanlarına; veikinci cümle bin beşyüzaltı(1506) makamıyla, galibane mücahedenin tarihine; veüçüncü cümle bin beşyüz kırkbeş(1545) makamıyla pek az bir farkla, hem Fatiha'nın, hem Ve'l-Asrı Suresi'nin iki cümlesinin gaybî işaretlerine işaret edip, tevafuk eder. Demek bu hadîs-i şerifin üç cümlesinden herbirisi,bin beşyüztarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine dair işaretlerine, aynen bu ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ şedde sayılmazsa,bin beşyüz altmışbir(1561) makamıyla, hem ﻭَﺗَﻮَﺍﺻَﻮْﺍ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻭَﺗَﻮَﺍﺻَﻮْﺍ ﺑِﺎﻟﺼَّﺒْﺮِ (şedde sayılır fakat ﺑِﺎﻟﺼَّﺒْﺮِ lâmdır)bin beşyüz altmış(1560) makamıyla iştirak edip, o taife-i azîmenin mücahedatları ne kadar devam edeceğini mana-yı işarî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fatiha ve hadîsin irae ettikleri tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrub edip, farklı bir derece tevafuk ederler ve manalarıyla da tam tetabuk ederek, parlak bir lem'a-i i'caziye-i gaybiyeyi gösteriyorlar.
Aziz, sıddık kardeşlerim! Eski Said çok zamanMedresetü'z-Zehra'yıgaye-i hayal ederek çalışmış. Cenab-ı Hak kemal-i merhametinden, Isparta'yı o Medresetü'z-Zehra hükmüne getirdi. Ve nahiyemiz olan küçücük Isparta'nın mahdud akraba ve ahbab yerine, mübarek Isparta Vilayetini verip binler kardeşi ihsan eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta'nın aslı, bu büyük Isparta'dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak caizdir. Hattâ Isparta'lı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risale-i Nur'la fazla alâkadar görüyorum. Hattâ buradaki bütün zabitan içinde biri müstesna, en ziyade bize ve Risale-i Nur'a ciddî alâkadar, bu hâmil-i mektub Isparta'lı Hilmi Bey'i gördüm. Onu Risale-i Nur'un has şakirdleri içinde kabul eyledik. Isparta'da ve Sava'daki taarruz bir derece umumîdir. Risale-i Nur'un intişar ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risale-i Nur'un fütuhatına karşı tecavüz var. Bir derece şevk ve neş'eye zarar verdi, bir devre-i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa o tevakkuf sebebiyet veriyor. Fakat Cenab-ı Hakk'a şükür, Isparta ve havalisi kahramanları çelik gibi bir metanet göstermeleri, sair yerlerin de kuvve-i maneviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lâzımdır. Barla'da Risale-i Nur'un muvakkat ta'tili sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risale-i Nur'un müdahalesiyle yağmurun Barla etrafındaki daireye mahsus olarak gelmesi ve Isparta'nın Risale-i Nur'a karşı iştiyaklarıyla, -Hüsrev'in dediği gibi- yağmur fevkalâde bir surette imdada gelmesi gibi, pek çok emarelerle ve burada Risale-i Nur münasebetiyle vücuda gelen yüzer hâdiselerin delaletiyle deriz ki: Bu Anadolu'ya ayn-ı rahmet olan Risale-i Nur'a karşı, bu acib zamanda böyle umumî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta'tile mecbur olması, bu kaht u galâyı ve bu acib ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanaat verdi. Şimdi yanımdaki Emin ve Feyzi gibi sair arkadaşlarım da aynı kanaattadırlar.
Said Nursî