Üçüncü Vecih:
İşarat-ül İ'caz (2022) · s.182
Sanki Kur'an-ı Kerim diyor ki: "Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur'anın muarazasına kādir olamaz." Ve keza Kur'anın neticesi olan İslâmiyete bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ yani: "Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ cümlesi ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesine cezaü'ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki: 1- Muarazanın yapılmamasından, Kur'anın i'cazı lâzım gelir. 2- Kur'anın i'cazından, Allah'ın kelâmı olduğu lâzım gelir. 3- Allah'ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzım gelir. 4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzım gelir. 5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir. İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i'cazın bir şuâı meydana gelir. ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Kur'an-ı Kerim, onları ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra ﻧﺎﺭ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te'kid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ve men'etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: "Ey insanlar! Allah'ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhâssa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz." ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ : Bu cümle, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur'ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir. Mazi sîgasıyla zikredilen ﺍُﻋِﺪَّﺕْ kelimesi, Cehennem'in el-ân mahluk ve mevcud olup, Ehl-i İtizal'in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir. Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir. S- Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir? C- Biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat el-ân Cehennem'in vücuduna itikad ediyoruz, amma yerini tayin edemiyoruz. S- Bazı hadîslerin zahirine göre, Cehennem tahte'l-Arz'dır; yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı? C- Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen Arz'ın tahtı, merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, Arz'ın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünki her otuzüç zira' derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar ikiyüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen Küre-i Arz'ın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece hararetli bir ateş, Cehennem'e bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam techizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir. Ve keza bir hadîse nazaran, "zemherir" namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i Arz'dan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş bazan öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir. S- Mezkûr hadîse göre; Cehennem Arz'ın merkezindedir. Halbuki Arz, Cehennem'e nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, Arz'ın karnında nasıl yerleşir? C- Evet âlem-i mülk yani âlem-i şehadet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem Arz'ın içindedir diye, Cehennem'i küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem öyle azamet peyda eder ki, binlerce Arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh Arz'ın içindeki Cehennem'den maksad, Cehennem'in kalbi ve Cehennem'in çekirdeğidir. Ve keza Cehennem'in Arz'ın altında bulunması, Arz'ın karnında veya Arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah'ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse yeri vardır. Ve keza bir hadîse göre Cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennem'in bir yumurta gibi Arz'ın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.
İhtar:
Cehennem'in şimdi mevcud olmadığına Mu'tezileleri sevkeden bu hadîs olsa gerektir. Arkadaş!Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır: Evet ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ cümlesinin başındaki ﻭ harf-i atftır. Malûm ya, birşeyin diğer birşeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet, ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki: Evvelki âyette ibadete emredildiğinde, "İbadet nasıldır?" diye vârid olan suale cevaben: "Kur'anın talim ettiği gibi" denildi. "Kur'an Allah'ın kelâmı mıdır?" diye edilen ikinci suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir, denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir. S- ﺍِﻥْ şekk ve tereddüdü ifade eder. ﺍِﺫَﺍ ise, cezm ve kat'iyyete delalet eder. Onların şekk ve raybları, Kur'an hakkında kat'îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına ﺍِﻥْ kelimesinin ﺍِﺫَﺍ kelimesine tercihan zikrinde ne gibi bir işaret vardır? C- Evet onların şekk ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şübhelerin vücuduna kat'iyyetle hükmedilemiyeceğine, ancak o şeklerin vücuduna yine şekk ve şübhe ile hükmedilebileceğine işarettir.
İhtar:
ﺍِﻥْ kelimesinin ifade ettiği şekk ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﺍِﻥِ ﺍﺭْﺗَﺒْﺘُﻢْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihan zikri, onların rayblarının menşei; hasta tabiatlarıyla, kötü vücudları olduğuna işarettir. S- Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir? C- Evet kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıblarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir. Nekre olarak ﺭَﻳْﺐٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsus bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab Kur'anın i'cazıdır. Evet bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa'ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'anı tecrübeye hakkı yoktur. Çünki kâtib birdir. ﻣِﻤَّﺎ daki ﻣِﻦْ beyanı ifade ettiğinden, ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻓ۪ﻰ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ olsa gerektir. ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ tabirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşei nüzul sıfatı olup, kat'î cevabları da, isbat-ı nüzuldür. Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef'il bâbından ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ kelimesinin, def'aten nüzule delalet eden if'al bâbından ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ kelimesine tercihan zikredilmesi; onların davalarında "Ne için Kur'an def'aten nâzil olmamıştır?" diye delil getirdiklerine işarettir. ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emrini te'kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def'etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur'anı okumuştur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ : Bu emir, taciz içindir. Yani emirden maksad, muhatabdan birşey taleb değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki, aczleri meydana çıksın. ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ilââhir... Bu tabirden anlaşılır ki; onların ilzamları, acizleri son hadde baliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır. 1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikıyla beraber tam bir Kur'anın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz. 2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise, beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz. 3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sure kadar bir mislini yapınız. 4- Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir surenin mislini yapınız. 5- Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir surenin misli olsun. 6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz, âlim ve kâtib bir adamdan olsun. 7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız. 8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur'an arasında bir mukayese yapılırsa, Kur'an mukayeseye gelmez. Çünki hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur'an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka'l-küll bir kitabdır. Onüç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir vesselâm. 9- "Bizim şahidlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur." diye gösterdikleri o bahaneyi de def'etmek için, "Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler." İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur'an-ı Kerim'in yaptığı îcaz ile gösterdiği i'caza bir şuâ görünür. Arkadaş! Kur'an-ı Kerim'den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i'cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir? Evet Kur'an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur'anın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de Sekkakî demiştir ki: "İ'caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺬُﻕْ ﻟَﻢْ ﻳَﺪْﺭِ Yani fikri ile i'cazı zevketmeyen, tarif ile vâkıf olamaz.. bal gibidir." Lâkin Abdülkahir'in iltizam ettiği veche göre, i'cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz. S- "Taife", "necm" "nevbet" kelimeleri, "sure" kelimesinin vazifesini îfa edebilirler. "Sure" kelimesinin onlara tercihan zikrinde ne vardır? C- Onları şübhelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki: Onları şübheye düşürten, güya Kur'anın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'an def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah'ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; "Bu beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz." diye şübheye düştüler. Kur'an-ı Kerim de onların kolay zannettikleri yolu, ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ tabiriyle ihtar ve "Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun" diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî'nin beyanı vechiyle, Kur'an-ı Kerim'in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faideler vardır. Evet çok garib letaifi hâvi olduğu için, şu üslûb-u garib ihtiyar edilmiştir. ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamir ya Kur'ana raci'dir, yani "Kur'anın mislini getiriniz" veya Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) aittir. Yani bir sureyi o zâtın (A.S.M.) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz. Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı ﻣِﺜْﻞِ ﺳُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻨْﻪُ iken, iktizanın hilafına ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünki birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur'anın mislini getirmekle mes'ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ deki zamirin Kur'ana raci' olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer'î olsun. Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur'anın tamamına misil olacak bir mecmu'dan, bir kitabdan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir. Ve keza nüzulde Kur'anın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak muvazene ile Kur'anın ulviyeti anlaşılsın. ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ Bu tabirin "istiane" veya "istimdad" kelimelerine cihet-i tercihi, "davet" kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. "İstiane ve istimdad" kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delalet etmezler. ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:
Birincisi:
Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında "Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de, büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır" diye söyledikleri yalanı da, Kur'an-ı Kerim ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ emriyle kesip atmıştır.
İkincisi:
Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların "Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur" diye gösterdikleri bahaneyi de Kur'an-ı Kerim, müsaade vermek suretiyle "Haydi şahidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler" diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.
Üçüncüsü:
Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur'an-ı Kerim onlara karşı "Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar." diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür. ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ : İhtisası ifade eden şu izafe, ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki: 1- Madem ki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup, gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız. 2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü'l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler. 3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz. ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Yani: Allah'tan maada. Bu kayıd, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani: "Allah'tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız." Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünki bir mes'elede âciz ve mağlub olan, yemin eder, şahidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı Arz ve Semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir. ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ : Bu cümle, "Biz istersek Kur'anın mislini yaparız" diye evvelce sarfettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta'rizdir. Yani: Sıdk erbabı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şekk ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.
İhtar:
ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ cümlesinin cezaü'ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ Yani: "Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız." ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Arkadaş! ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz." Fakat Kur'an-ı Kerim, mukaddeme-i istisnaiye yerinde, yani "Lâkin yapamadığınız"a bedel, ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ilââhir cümlesini, şekki ifade eden ﺍِﻥْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise, onların "yapacağız" diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan "sadık değilsiniz" yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: "Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur'an, mu'cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz." ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor. ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesindeki ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan ﺍِﻥْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan ﻟَﻢْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye, hem istikbale gönderiyor ki; maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur'anın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler. ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun ﺗَﺎْﺗُﻮﺍ kelimesine tercihinde, iki nükte vardır: Birisi: Kur'anın i'cazı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur'anın misli değildir, o misli yapmaktandır. İkincisi ise: İlm-i Sarf'ta ﻑ ﻉ ﻝ bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir. ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ daki ﻟَﻦْ huruf-u nâsibeden olup, dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile, şekk ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur. S- ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir? C- Evet ittika, imana tâbidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki, ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun hakikî cezası olan ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ nun yerinde ﺗَﺠَﻨَّﺒُﻮﺍ ya tercihan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ihtiyar ve ikame edilmiştir. ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ : Nârın ﺍﻝ ile tarifi, nârın ma'hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünki enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir. S- ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ esma-i mevsuledendir. "Sıla" dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ evvelce muhatablara malûm değilmiş? C- ﻧَﺎﺭًﺍ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhatablar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ile ﺍَﻟَّﺘ۪ﻰ arasında tavsif muamelesi yapılmıştır. ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te'kid ve teşdid edildiğine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺱ kelimesiyle te'kid edilmiştir; ﺣِﺠَﺎﺭَﺓ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: "Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?" S- ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Cümlede makamın iktizası hilafına ﻟَﻜُﻢْ yerine ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ denilmesi neye binaendir? C- Evet Kur'an-ı Kerim'in takib ettiği usûl, alelekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur'an-ı Kerim onların Cehennemlik olduklarını isbat eden delilin ikinci mukaddemesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ cümlesini ﻟَﻜُﻢْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟَﻜُﻢْ ﻻﺎَﻧَّﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻭَﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ Yani: "Siz Cehennemliksiniz, zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir."
--
ﻭَﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ ﻭَﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ Yani:"İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır." Arkadaş!Bu âyetin evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki: Bu âyetin geçen âyetler ile mütefavit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'an-ı Kerim'in bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i sâlihin semeresi, surenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senaya bakıyor. Ve yine surenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zemm ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekavete sevkedeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır. Ve yine ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet'in kapısını açarak, Cennet'in lezaizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve temin etmiştir. Ve yine teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce isbat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin unvanını Cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir. Ve yine yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir âyetiyle işaret edilen i'caz ile isbat edilmiştir. Burada da, tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur'an ile işaret edilmiştir. Ve yine yukarıda îâd ve inzar; yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da vaadler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezadî bir münasebettir. Ve yine nefsi ve vicdanı, aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümid ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücud bulup devam etmeleri ancak tergib ve terhib yani ümidlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı ancak vicdanda mevcud tahrik edici bir âmirin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla aralarında tezadî bir münasebet vardır. Ve yine geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına, yani Cehennem'e işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet'ten haber verilmiştir. Bu itibarla âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor. Arkadaş! Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur. Evet Cenab-ı Hak gayr-ı mütenahî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tagayyürata, tahavvülâta, inkılablara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem'e tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti. Evet madem ki bu âlem, nev'-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar: ﻭَ ﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ ﺍﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ "Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz" diye olan tüy ürpertici, sâıkavari, şiddetli emr-i İlahîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da ﻓَﺎﺩْﺧُﻠُﻮﻫَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ "Daimî kalmak üzere Cennet'e giriniz." diye olan Cenab-ı Hakk'ın mün'imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem'in; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet'in teçhizatları ikmal edilecektir.
--