İkinci Misal:
İşarat-ül İ'caz (2022) · s.36
ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ olan âyet-i kerimedir. Bu âyette maksad-ı esas, Kur'anın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı takviye eden, ﺍﻟٓﻢٓ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ kayıdlarıdır. Evet bu kayıdlar, istinad ettikleri pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar. Ezcümle: ﺍﻟٓﻢٓ kasem olduğu cihetle Kur'anın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letaif cihetiyle de davanın isbatına işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ zât ile sıfâtı gösteren bir işaret olması itibariyle hem Kur'anın azametine, hem azameti isbat eden sıfât-ı kemaliyeye işaret eder. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ işaret-i hissiyeye mahsus iken, işaret-i akliyede kullanılması, ta'zim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, makul olan Kur'anı mahsûs suretinde göstermesi, Kur'anı ezhan ve enzarın nazar-ı dikkatine arzetmekle, tesettürü îcab eden hile, za'fiyet ve sair çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir. Ve keza ﺫٰﻟِﻚَ nin ﻝ vasıtasıyla ifade ettiği bu'd, Kur'anın kemaline delalet eden ulüvv-ü rütbesine işarettir. Ve keza ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏ daki ﺍﻝ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur'anın azametine ve başka kitabların mehasinini cem'etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir. Ve keza "kitab" tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümminin mahsulü olmadığına işarettir. Ve keza ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ , zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur'anın kemalini isbat veya te'kid eder. Ve keza istiğrakı ifade eden ﻻﺎ Kur'anın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhanlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'anın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisan-ı haliyle şu şiiri okur: ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ ﻗَﻮْﻻﺎ ﺻَﺤِﻴﺤًﺎ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ Yani:Kur'anda ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'an gibi sahih kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor.Ve keza zarfiyeti ifade eden ﻓِﻰ tabiri, Kur'anın sathına ve zahirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakaik ile def'edilebileceğine işarettir. Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey'ata dikkat et. Ve o kelimelerden nebean eden zülâl-i belâgatı ve kevser-i fesahatı doyuncaya kadar iç, "Elhamdülillah!" de. S- ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ âyet-i kerimesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binaendir? C- O cümleler arasındaki şiddet-i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul. Yani hem delildir, hem neticedir. Evet ﺍﻟٓﻢٓ lisan-ı haliyle hem muarazaya meydan okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder. ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ hem bütün kitablara faik olduğunu tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ hem Kur'anın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ hem tarîk-ı müstakimi irae etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder. İşte bu cümlelerden herbirisi, ifade ettiği birinci manasıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci manasıyla da onlara neticedir. Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'caza menba, belâgata medar olan oniki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havale ederim. 1- ﺍﻟٓﻢٓ bütün muarızları, muarazaya davet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitabdır. Öyle ise, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemali, yakîn iledir. Öyle ise, nev'-i beşer için mücessem bir hidayettir. 2- ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ yani emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünki şek ve şübhe yeri değildir. Çünki müttakilere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir. 3- ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ Yani, tarîk-ı müstakime irşad eder. Öyle ise, yakîniyattandır. Öyle ise, mümtazdır. Öyle ise, mu'cizdir. Ey arkadaş! Şu ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir. 1- Bu cümlede mübteda mahzuftur. Bu hazf; (cümleyi teşkil eden mübteda ile haber arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki mübteda hazfolmayıp haberin içerisine girmiş) haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir. 2- ﻫَﺎﺩ۪ﻯ yerinde ﻫُﺪًﻯ yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'anın husule geldiğine işarettir. 3- ﻫُﺪًﻯ deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünki marifenin zıddı olan "nekre"; ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş'et eder. Buna binaendir ki, "tenkir" bazan tahkiri bazan ta'zimi ifade eder, denilmiştir. 4- Müteaddid kelimelere bedel ism-i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ kelimesi ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir. S- Gayet mahdud, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'cazın doğması ihtimali var mıdır? C- Maddî ve manevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet in'ikas sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima ederse, on olur. On içtima ederse, kırk olur. Çünki herşeyde bir nevi in'ikas ve bir nevi temessül vardır. Nasılki birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik iki-üç nükte veya iki-üç hüsün içtima ettikleri zaman pekçok nükteler, pekçok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemalin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeğe meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesefinsanlar, teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar. S- Belâgat ve hidayetten maksad, hakikatı vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilaflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilafat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir? C- Malûmdur ki, Kur'an-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına raci'dir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur'anın hakaikından hisse alabilir ve hissedardır. Halbuki nev'-i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit ve keza meyl, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ: Bir taifenin istihsan ettiği bir şey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden, öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki, Kur'an-ı Kerim günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin. Hülâsa: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidadlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binaenaleyh ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve caizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'anın i'caz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ : Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını îcab ettiren münasebet vecihleri ise: Bu cümle, mü'minleri medheder, evvelki cümle de Kur'anı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki; o onu ister, o onu ister. Çünki ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhan-ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şahididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünki mü'minleri medhetmekte imana gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise, bir nevi hidayettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ arasındaki münasebete gelince: Bunların biri tahliye ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ , diğeri tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ dir. Tahliye ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ tathir etmek ve temizlemektir. Tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ ise, tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup burada olduğu gibi, daima birbirini takib ediyorlar. Onun için kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir. Kur'an-ı Kerim, tahliye-i seyyiatı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi, şirki terk; ikincisi, maasiyi terk; üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir. Tahliye ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ ise, hasenat ile olur. Hasenat da, ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur. A'mal-i kalbînin şemsi, imandır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A'mal-i maliyenin kutbu, zekattır. S- ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ hal iktizasına göre îcaz ise de, aynı manayı ifade eden ﺍَﻟْﻤُْﻤِﻨُﻮﻥَ kelimesine nazaran itnabdır (uzundur). Evet ﺍﻝ harfi ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile; ﻣُْﻤِﻨُﻮﻥَ kelimesi ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnabın îcaza tercih sebebi nedir? C- ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ esma-i mübhemeden olduğundan, onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan imana büyük bir azamet vermekle insanları iman etmeye teşvik eder. Amma ﻣُْﻤِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ nin tercihi; iman fiilini hayal nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellisiyle imanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir. Evet delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder. ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ Yani, nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar. İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur. S- Avam-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir? C- Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zât; İmriü'l-Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahâzâ imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihetinde değildir!" dese kâfidir. Çünki nefiy cihetinin, yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delalet eder. İman, Sa'd-ı Taftazanî'nin tefsirine göre: "Cenab-ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz'-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur." denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî'den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve herşeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. Ve kezaiman, Şems-i Ezelî'den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır.Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider. ﻭَ ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ : Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münasebeti gün gibi aşikârdır. Lâkin bedenî ibadet ve taatlardan namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir. Evet nasılki Fatiha Kur'ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünki namaz; savm, hac, zekat ve sair hakikatları hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin numunelerine de şâmildir. Meselâ: Secdede, rükû'da, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir. S- ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır? C- Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâma yayılmış olan o intibah-ı ruhanîyi muhataba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti hayale götürüp tasvir etmekle sâmi'lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır. Evet dağınık bir vaziyette bulunan efradı büyük bir sevinçle içtimaa sevkettiren malûm âletin sesi gibi, âlem sahrasında dağılmış insanları cemaate davet eden ezan-ı Muhammedî'nin (A.S.M.) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyl, bir şevk husule gelir. S- ﻳُﺼَﻠُّﻮﻥَ kelimesine bedel, itnablı ﻳُﻘ۪ﻴﻤُﻮﻥَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ nin zikrinde ne hikmet vardır? C- Namazda lâzım olan ta'dil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi ikamenin manalarını müraat etmeye işarettir. Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerhettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münacata mazhar olsun. Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını îcab ettiren münasebet ise:Namazﻋِﻤَﺎﺩُ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ yanidinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekat da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar.Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır. Zekat ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır: 1- Sadakayı vermekte israf olmaması. 2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması. 3- Minnetle in'amın bozulmaması. 4- Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi. 5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi. 6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır. Kur'an-ı Kerim bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsan ve ihsas etmek için ﻳُﺰَﻛُّﻮﻥَ veya ﻳَﺘَﺼَﺪَّﻗُﻮﻥَ veyahut ﻳُْﺘُﻮﻥَ ﺍﻟﺰَّﻛٰﻮﺓَ gibi îcazlı bir ifadeyi terkedip, ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ gibi itnablı bir cümleyi ihtiyar etmiştir. 1- Teb'izi ifade eden ﻣِﻦْ israfın reddine. 2- ﻣِﻤَّﺎ nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna. 3- ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ minnetin olmamasına. Çünki veren Allah'tır, kul ise bir vasıtadır. 4- Rızkın ﻧَﺎ ya olan isnadı, fakirlikten korkulmamasına. 5- Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına. 6- Nafaka maddesi; alanın, sefahete değil, hâcat-ı zaruriyesine sarfetmesine işaretlerdir. Bütün muavenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekat hakkında sahih olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan ﺍَﻟﺰَّﻛٰﻮﺓُ ﻗَﻨْﻄَﺮَﺓُ ﺍﻻﺎِﺳْﻼﺎﻡِ hadîs-i şerifi mervîdir.Yani müslümanların birbirine yardımları, ancak zekat köprüsü üzerinden geçmekle yapılır.Zira yardım vasıtası, zekattır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekattır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilallerden, ihtilaflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı muavenettir. Evet zekatın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır. Evet eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavîsine, hatalarına dikkat edersen,heyet-i içtimaiyede görünen ihtilaller, fesadlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün. Birisi: "Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne." İkincisi: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim." Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıranbirinci kelimeyi sildiren ancak zekattır. Nev'-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyatı, asayişi mahvedenikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır. Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekat ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahm kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilal sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mûcib iken, esaret ve sefaleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahidler mevcuddur. Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekat ve zekatın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.
--
ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ ﻭَﺑِﺎﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ Kur'an-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i'cazı intac eden îcaza menşe' olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki: Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın. Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münasebet: Kur'an-ı Kerim, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitabdan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi. Ve keza Kur'an-ı Kerim'in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediye'nin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ile ﻣُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir. Ve keza ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için, icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünki bu âyet; kitablara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delalet eder. Kur'an-ı Azîmüşşan burada ﻭَﺍﻟْﻤُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ gibi îcazlı ifadeleri terkedip, ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir. 1- Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ , burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tâbi' ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir. 2- Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden ﻣُْﻤِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir. 3- İbhamı ifade eden ﻣَﺎ , iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur'an gibi zahirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir. 4- ﺍُﻧْﺰِﻝَ maddesi itibariyle; Kur'ana iman, Kur'anın Allah'tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah'a iman; Allah'ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir. 5- ﺍُﻧْﺰِﻝَ , maziye delalet eden heyeti itibariyle, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahâzâ ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ deki istikbal, ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin maziliğinden neş'et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin şümulü dâhilinde değilse de, ﻳُْﻤِﻨُﻮﻥَ nin şümulü altındadır. Bu tenzil mes'elesi, Kur'anın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazan mazi, istikbale misafir gider. Bazan da muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda, çok latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki: Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delalet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhatab yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcih edilen hitabları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir. ﻋَﻠَﻴْﻚَ ye bedel ﺍِﻟَﻴْﻚَ nin zikri: Resul-i Ekrem (A.S.M.) in teklif edilen risalet vazifesini cüz'-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünki ﻋَﻠٰﻰ da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delalet eder. ﺍِﻟَﻴْﻚَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur'an ve Kur'ana ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhatab olup; kelâm, Allah'ın kelâmı olduğuna işarettir. Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ : Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi'leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair "dört letaif" vardır. 1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki: Ey insanlar! Kur'ana iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünki Kur'an, onların sıdkına delil ve şahiddir. 2- Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki: Ey ehl-i kitab! Geçmiş olan enbiya ve kitablara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile Kur'ana da iman ediniz!Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitablarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur'anda ve Hazret-i Muhammed'de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur'an Allah'ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz. 3- Zaman-ı Saadette, Kur'andan neş'et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları o zamanın âb-ı hayat menba'larından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evetİslâmiyet mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-i umumiyeyi temin ediyor. 4- Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki: Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem' etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünki fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'an fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ : Kur'anda hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet Kur'anın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur. Ezcümle: ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes'elesinde"Beş Maksad"vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letaiften in'ikas etmiştir. Bu beş letaif, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ nin sadefindedir. Maksadlar ise: 1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür. 2- Ekmelü'r-Rusüldür. 3- Hâtemü'l-Enbiyadır. 4- Risaleti, âmmedir. 5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem' ile onların nâsihidir.