Birisi:
İşarat-ül İ'caz (2022) · s.150
Hariçten alınan delillerdir ki, bunaâfâkîdenilir.
İkincisi:
İnsanların nefislerinden alınan bürhanlardır. Bunaenfüsîtesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da, birinefsîdiğeriusûlîolmak üzere iki kısma taksim etmiştir. Demek, Mabudun vücuduna üç türlü delil vardır: Âfâkî, nefsî, usûlî. Evvelâ, en zahir ve en yakın olan nefsî delile ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ cümlesiyle, usûlî delile de ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ cümlesiyle işaret etmiştir. Sonra, ibadet insanların hilkat ve yaratılışına ta'lik edilmiştir. İbadetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete istidadlı ve takvaya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o istidadı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibadet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyyen ümid eder. Veyahut insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemalden maksad, ibadetin kemali olan takvadır. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani istidad ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvanın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır. Sonra Kur'an-ı Kerim'de Mabudun vücuduna aitâfâkîdelillerin en karibine ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, Arz'ın bu şekle getirilmesiyle nev'-i beşere ve sair hayvanata kabil-i sükna olarak hazır bulundurulması, ancak Allah'ın ca'liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbabın tesiriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünki tesir-i hakikînin esbaba verilmesi, bir nevi şirktir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً cümlesiyle, Sâni'in vücuduna olan âfâkî delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir. Sonra mürekkebat ve mevalidin vücud-u Sâni'a vech-i delaletlerine, ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ilh.. cümlesiyle işaret edilmiştir. Sonra geçen delillerin herbirisi alel'infirad, yani birer birer Sâni'in vücuduna delalet ettiği gibi, heyet-i mecmuası da Sâni'in vahdetine işarettir. Sonra nimetlerin menşei ve menbaı olan âlemin nizamına işaret eden o cümlelerin suret-i tertibi ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ ün delaletiyle beraber, Mabudun ibadete müstehak olduğuna delalet eder. Çünkiibadet, şükürdür. Şükür, mün'ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâcibdir. Sonra ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ cümlesinden, Arz ve Arz'dan çıkan mevalid, yani Arz'ın semereleri insanlara hâdim oldukları gibi, insanlar da onların Sâni'ine hâdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır. ﻓَﻼﺎ ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ cümlesi ise, geçen cümlelerin herbirisiyle alâkadardır.Yani: Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah'tır. Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden odur. Ve Arz'ı size mesken olarak hazırlayan odur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hülâsa, bütün nimetler onundur; öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak onadır. Arkadaş!Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim: Evvelâ: Kur'an-ı Kerim'de kesretle zikredilen ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edatla te'kid edilmiştir. Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan ﻳَﺎ harfidir. İkincisi: Alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan ﺍَﻯُّ kelimesidir ki, Türkçede "hangi" kelimesiyle tercüme edilir. Üçüncüsü: Gafletten ayıltmak için kullanılan ﻫَﺎ harfidir. Bu te'kidlerden anlaşılır ki, burada şu tarz ile yapılan nida ve hitab, çok faidelere ve nüktelere işarettir. Ezcümle, birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitab-ı İlahîye mazhariyetten neş'et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir. İkincisi: İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibadet vasıtasıyla olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir. Kalbiyle teslim ve inkıyada, aklıyla iman ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibadete mükelleftir. Dördüncüsü: Muhatabın mü'min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir. Beşincisi: İnsanların yüksek, orta, avam tabakalarına hitabın şâmil olduğuna işarettir. Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nida ve hitablarda âdet edinmiş olan şeylere işarettir ki; insan evvelâ gördüğü adamı çağırır ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder. Sonra maksadını anlatır. Hülâsa: Mezkûr hitab, geçen üç cihetten te'kid edilmiş şu nüktelere işarettir. ﻳَﺎ ile nida edilen insanlar gafil, gaib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre ﻳَﺎ nın ifadesi değişir. Meselâ: Gafile karşı tenbihi ifade eder, gaibe ihzarı, cahile tarifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takri'i gibi her tabakaya münasib bir ifadesi vardır. Sonra makam kurbu iktiza ettiği halde, uzaklara mahsus olan ﻳَﺎ edatının kullanılması birkaç nükteye işarettir: 1- Teklif edilen emanet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna, 2- Derece-i ubudiyetin, mertebe-i uluhiyetten pek uzak olduğuna, 3- Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna, 4- İnsanların derece-i gafletlerine işarettir. Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifade eden ﺍَﻯُّ kelimesi; hitabın umum kâinata şâmil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emanete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise ibadette insanların kusurları, umum kâinata tecavüzdür. Sonra ﺍَﻯُّ kelimesinde bir icmal ve bir ibham vardır, çünki izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmali, ﻧَﺎﺱ kelimesiyle izale ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir. ﻫَﺎ : ﺍَﻯُّ nün muzafun ileyhine ivaz olmakla beraber, ﻳَﺎ edatıyla çağırılanları tenbih içindir. ﻧَﺎﺱ aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani:Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz...Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir. ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ nidaya cevabdır. Mü'min, kâfir, münafık olan geçen tabakalar nida ile çağırıldıklarından; ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emri devam, itaat, ihlas, tevhid gibi her tabakaya münasib bir manayı ifade eder. ﺭَﺑَّﻜُﻢْ : Rab unvanı ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yani: Sizin terbiyeniz Rabbinizin elinde olduğundan, daima ona muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levazımatı veren odur. Onun o nimetlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibadettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ : ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ Esma-i mübhemeden olduğu için, merci' ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile malûm olur. Meselâ: ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﺎﺀَﻙَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle malûmiyeti var, başka cihetten malûmiyeti yoktur. Binaenaleyh burada ﺭَﺏّ kelimesinin ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ile vasıflandırılması Cenab-ı Hakk'ın marifeti, hakikatıyla olmayıp ancak ef'al ve âsârıyla olduğuna işarettir. İcad, inşa veya başka bir kelimeye tercihan yaratılışın güzel şeklini ifade eden "halk" tabiri, insanlardaki istidadın sedad ve istikametçe ibadete elverişli olduğuna işarettir. Ve keza ibadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevab, ibadetin ücreti olmayıp, ancak Cenab-ı Hakk'ın kereminden olduğuna işarettir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ : Merci' ve medlûlünün adem-i malûmiyetine delalet eden ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ , evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvalini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahluklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların tarifleri mümkün olduğuna işarettir. ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : ﻟَﻌَﻞَّ kelimesi ümid ve recayı ifade ediyor. Fakat bu mana, -hakikatıyla- Cenab-ı Hak hakkında istimal edilemez. Binaenaleyh ya mecazen istimal edilecektir. Veya muhatablara veyahut sâmi' ve müşahidlere isnad edilecektir. Mana-yı mecaziyle Cenab-ı Hak hakkında isnad edilmesi şöyle tasvir edilir: Nasılki bir insan bir iş için bir adamı techiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümid eder. Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak insanlara kemal için bir istidad, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenab-ı Hak insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiarede,hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır. Reca manasının muhatablara atfedilmesi şöyle izah edilir: Ey muhatab olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı reca ederek Rabbinize ibadet ediniz. Bu itibarlainsan, ibadetine itimad etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır. Reca manası, sâmi' ve müşahidlere göre olursa şöyle tevil edilecektir: Ey müşahidler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümid ve reca ettiği gibi; siz de insanları ibadet techizatıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden, onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz. Ve keza ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir. ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ : Takva, tabakat-ı mezkûrenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Meselâ: Şirkten takva, kebairden masivaullahtan kalbini hıfzetmekle takva, ikabdan içtinab etmekle takva, gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder. Ve keza ibadetin ancak ihlas ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzât olduğuna ve ibadetin sevab ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺟَﻌَﻞَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Kur'an-ı Kerim, bu cümle ile beyan ettiği kudret-i İlahiyenin azametiyle insanları ibadete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki: Ey insanlar! Arz ve semayı sizlere mutî' ve hizmetkâr yapan zât, yaptığı şu iyiliğe karşı ibadete müstehaktır; ibadetini ediniz.Ve keza insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallah mükerrem bulunduğuna bir îmadır. Sanki beşere emrediyor:Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecramı sizin istifadenize tahsis etmekle sizlere bu kadar i'zaz ve ikramlarda bulunan Cenab-ı Hakk'a ibadet ediniz! Ve sizlere yaptığı keramete karşı liyakatınızı izhar ediniz. Ve keza esbab ve tabiata tesirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki: Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hâlıkın halkıyla, kasdıyla, tahsisiyle ve bir nâzımın nazmıyla husule gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur.Ve keza sıfatlar da mümkinattan oldukları cihetle, Sâni'a delalet ettiklerine işarettir. Zira cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük-küçüklük, çirkinlik-güzellik gibi gayr-ı mütenahî ahval ve keyfiyetleri kabul etmekte müsavidirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır; ve bir halet, binlerce zerrelere hal olabilir. Binaenaleyh güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği halde, o kadar imkânat ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme tayin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zâtın irade ve tahsisiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır. ﻟَﻜُﻢْ : Bu "lâm" ihtisas için değildir, ancak sebebiyeti ifade ediyor. Yani Arz'ın tefrişine sebeb yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez. ﻓِﺮَﺍﺷًﺎ : Bu tabir, garib bir nükte-i belâgata işarettir. Çünki Arz'ın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının îcabatından olduğu halde, Cenab-ı Hak merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve nimetlerine bir maide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki: Arz, bir hanenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bastedilmiştir. Öyle ise Arz'daki nebatat ve hayvanat, hanedeki efrad-ı aile ile erzak ve saire gibi levazım-ı beytiye hükmündedir. Ve keza "firaş" tabirinden anlaşılıyor ki, Arz taş gibi katı ve sert değildir ki kabil-i sükna olmasın ve su gibi mayi de değildir ki, ziraat ve istifadeye kabil olmasın. Belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki, hem mesken, hem mezraa olsun. Bu iki faidenin taht-ı temine alınması, elbette ve elbette bir maksad, bir hikmet ve bir nizam ile olabilir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺑِﻨَٓﺎﺀً : Semanın insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki, teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr-ı mütenahî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizam ve intizamlı vaziyetleri, kör tesadüfe isnad edilemez. S- İnsan, Arz'a nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sair ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlahîdeki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez? C- Evet zahire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidadlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidadların meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir. Ve keza istifade hususunda müzahame, mümanaa ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasılki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arz'dan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arz'da bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün enva'a bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin faideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻟَﻜُﻢْ İnzalin Cenab-ı Hakk'a olan isnadından anlaşılıyor ki, yağmurun katreleri başıboş değildir; ancak bir hikmet altında ve bir mizan-ı kasdî ile inerler. Çünki o mesafe-i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsademelerine yardımcı olduğu halde, katrelerin aralarında müsademe olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp, gemleri, onları temsil eden meleklerin elindedir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ : Sema kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam zamirin yeri olduğu halde ism-i zahir ile zikredilmesi, yağmurların sema cirminden değil sema cihetinden geldiğine işarettir. Çünki sebkat eden sema kelimesinden maksad, cirmdir. ﻣَٓﺎﺀً : Semadan gelen karlar, dolular, sular olduğu halde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi temin eden, su olduğuna işarettir. ﻣَٓﺎﺀً kelimesinde tenkiri ifade eden tenvin ise, yağmur suyunun acib bir su olup, nizamı garib, imtizacat-ı kimyeviyesi size meçhul olduğuna işarettir. ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ deki ﻑ , müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifade eder. Buna binaen semeratın ihracı, yağmurun inzali akabinde bir müddet ara vermeden husule gelmesi lâzımdır. Halbuki ihrac ile inzal arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atf değildir. Ancak inzali takib eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak, o fiillerin neticesi hükmünde olan ﺍَﺧْﺮَﺝَ , ﺍَﻧْﺰَﻝَ ye atfedilmiştir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺎﻫْﺘَﺰَّﺕِ ﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻭَ ﺭَﺑَﺖْ ﻭَ ﺍَﺧْﻀَﺮَﺕْ ﻭَ ﺍَﻧْﺒَﺘَﺖْ ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ Bu itibarla inzali takib eden ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ fiilidir. ﻑ nin de asıl mevkii, ﺍِﻫْﺘَﺰَّﺕْ dir. ﺑِﻪ۪ deki ﺏ harfi, sebebiyet ile karışık ilsak manasınadır. Yani: Su, semeratın husulüne sebeb olduğu gibi, semerata mülsak, karışık, yapışık olduğundan da, semeratın taravet ve tazeliğini muhafazaya vesiledir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ deki ﻣِﻦْ , beyan ile karışık ibtidayı ifade eder. Bu itibarla ﺍَﺧْﺮَﺝَ ye mef'ul olamaz. Ancak sâmiin fehmine göre tayin edilen mef'ulü mukadderdir. ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ise, o mef'ule beyandır. Takdir-i kelâm ﻓَﺎَﺧْﺮَﺝَ ﺑِﻪ۪ ﺍَﻧْﻮَﺍﻋًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ şeklindedir. Nekre olarak ﺭِﺯْﻗًﺎ nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husule geldiği size meçhul olduğuna işarettir. ﻟَﻜُﻢْ deki "lâm", ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani: Siz rızkın gelmesine sebebsiniz amma, istifadesi size mahsus ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şeriktirler. Ve keza Cenab-ı Hak sizlere nimetlerini tahsis ettiği gibi, sizin de şükrünüzü ona tahsis etmeniz lâzım geldiğine işarettir. ﻓَﻼﺎ ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Başta bulunan ﻑ , geçen dört fıkraya bakıyor. Yani:Odur Mabud, şerik yapmayınız. Odur Kādir-i Mutlak, şerikini itikad etmeyiniz. Odur Mün'im, şükründe şerik yapmayınız. Odur Hâlık, başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz.ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍ : Bu tabirin ﺗَﻌْﺘَﻘِﺪُﻭﺍ tabirine tercihi, onların Allah'a isnad ettikleri şeriklerin ve misillerin aslı ve hakikatı olmadığı için o uydurma şeriklerin itikad edilecek şeyler olmadığına, ancak uydurma, ca'lî şeyler olduklarına işarettir. ﻟِﻠّٰﻪِ : Lafza-i celalin ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ üzerine takdimi, Allah'ın daima hazır olduğunu düşünmek lüzumuna; ve nehyin menşei, şerikin Allah için yapılışı olduğuna işarettir. ﺍَﻧْﺪَﺍﺩًﺍ : Endad, "nidd"in cem'idir. "Nidd" ise, "misil" manasınadır. Halbuki Cenab-ı Hakk'a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey hem zıd, hem misil olamaz ve birşeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhaliyetini istilzam eder. "Endad"ın sîga-i cem' ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani:"Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk'a nasıl bir sürü misil ve zıd yapıyorsunuz?"Ve keza bütün enva'-ı şirkin reddine işarettir. Yani:"Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'alinde şeriki, şebihi yoktur."Ve keza Vesenî, Sabiî, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-ı dâllenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.
İhtar:
Vesenî mezhebinin menşei; yıldızları ilah itikad etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir. ﻭَ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsali cümleler, İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl olduğuna işaret eder. Binaenaleyh İslâmiyetin hakikatı kabul ve safsatalı evhamı reddetmek, şânındandır. ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ye bir mef'ulün terki, çok mef'ullerin takdirine sebeb olmuştur. Demek îcaz ve ihtisarı yapmakla itnab ve uzatmaktan kaçar iken, daha ziyade itnaba, tatvile sebeb olmuştur. Yani:Allah'tan başka mabudunuz olmadığını, hâlıkınızın bulunmadığını, başka bir kādir-i mutlak olmadığını ve mün'iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Keza bilirsiniz ki, onların uydurdukları âlihe ve esnam, bir şeye kādir olmayıp, onlar da mahluk ve mec'ul şeylerdir.
--