GÜZEL VE ÇİRKİN HUYLAR
Büyük İslâm İlmihali · s.510
16- ِﺗِّﻘَﺎ =İttika:ALLAH Teâlâ'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale"takva"da denir. Sahibine de"mütteki"denilir. Mütteki olan bir şahıs, emîn, itimada lâyık bir insan demektir ki, kendisinden hiç bir kimseye zarar gelmez. İslam dininde insanlar, esasen birbirine müsavi olup üstünlükleri ancak takva itibarıyladır. Kur'an-ı Kerim'de: ﺍِﻥَّ َﻛْﺮَﻣَﻜُﻢِ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍَﺗْﻘَﺎﻛُﻢْ "Şüphe yok ki, ALLAH katında en üstün-değerli olanınız, en fazla mutteki olanınızdır." {(): Hucurat sûresi:13} diye buyurulmuştur. İttikanın zıddı fısktır, fücurdur. Yani doğru yoldan çıkmak, Hak Teâlâ'ya âsi olmak, haramdan, şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin neticesi ise, felâkettir, azaptır. 17- َﺩَﺏٌ =Edep:Güzel terbiye, güzel huylar ile vasıflanmak ve utanılacak şeylerden insanı koruyan bir meleke demektir. Edep, insan için en büyük bir şereftir. Edebin zıddıisaet'dirki, kötülükten, terbiyeye ve fazilete aykırı hareketten ibarettir. Edep insanın ziynetidir. Edep, insanı nefsinin arzu ve isteklerine uymaktan korur, kurtarır. َﺩَﺏُ ﺍﻟْﻤَﺮْﺀِ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻦْ ﺫَﻫَﺒِﻪِ "İnsanın edebi, altınından hayırlıdır" denilmiştir. Edebten mahrum bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikeli bir yaratıktır. 18- ِﺣْﺴَﺎﻥٌ =İhsan:Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır adına yapılması münasip olanı yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir fazilettir. Bir âyet-i kerimede: ﻭَﺍَﺣْﺴِﻨُﻮﺍ ِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨِﻴﻦَ "İhsan ediniz, şüphe yok ki ALLAH Teâlâ ihsan edenleri sever." {(): Bakara sûresi:195} buyurulmuştur. Diğer bir âyet-i celîlede: ﻭَﺍَﺣْﺴِﻦُ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﺣْﺴَﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍِﻟَﻴْﻚَ "ALLAH Teâlâ sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et." {(): Kasas sûresi:77} mealindedir. 19- ِﺧْﻼﺎﺹٌ =İhlâs:Herhangi bir işi güzel bir niyetle saf bir kalp ile yapmak, o işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale"hulûs"da denir. Yapılan vazifelerin kıymetleri, ihlâsa göre artar. İhlasın zıddı, riyadır. Bir vazifeyi sadece bir gösteriş için veya maddî bir fayda için yapmaktır. Riyakâr bir insan, temiz ruhlu bir insan değildir, yaptığı amellerin mükâfatını Hak'dan dilemeye yüzü olamaz. Bir hadis-i şerifte: ِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻻﺎ ﻳَﻘْﺒَﻞُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ ِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻟَﻪُ ﺧَﺎﻟِﺼًﺎ ﻭَﺍﺑْﺘُﻐِﻲَ ﺑِﻪِ ﻭَﺟْﻬُﻪُ "Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ sadece kendisi için ve kendisinin rızası istenilerek yapılan amelden başkasını kabul buyurmaz" {(): Nesâi; Cihad:24; No:3140; 6/25} buyurulmuştur. 20- ِﺳْﺘِﻘَﺎﻣَﺔٌ =İstikamet:Her işte itidal üzere bulunmak, adaletten, doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl dairesinde yürümek demektir. Dinî ve dünyevî vazifelerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet üzere olan bir insandır. Böyle bir insan ise, toplumun en kıymetli bir ferdi sayılır. İstikametin zıddı,"hıyanet"tirki, doğruluğu bırakıp emanete, ahde riayet etmemek, verilen sözde durmamak, insanların haklarına tecavüzden çekinmemek demektir. Bir âyeti kerimede Resul-ü Ekrem Efendimize hitaben ﻓَﺎﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَﺎ ُﻣِﺮْﺕَ "Emrolunduğun gibi istikamette bulun" {(): Hûd sûresi:112} buyurulmuştur ki, bu istikametin ne kadar lâzım ve mühim olduğunu göstermeğe kâfidir. 21- ِﻃَﺎﻋَﺔٌ =İtaat:Âmirlerin meşru emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. ALLAH Teâlâ'nın buyurduklarını dinleyip tutmak bir itaattır. İnsanın saadeti de bu itaata bağlıdır. Bunun zıddı, isyandır. Hak Teâlâ'nın yüksek emirlerini dinlemeyen bir insan, günahkâr, hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir şahıstan insanlık ne bekleyebilir! Kur'an-ı Mübin'de şöyle buyurulmuştur: ﻳَﺎ َﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻣَﻨُﻮﺍ ﺍَﻃِﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَﺍَﻃِﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻭَﺍُﻭﻟِﻰ ﺍْﻟَﻤْﺮِ ﻣِﻨْﻜُﻢْ "ALLAH'a itaat ediniz, ALLAH'ın Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." {(): Nisa sûresi:59} 22- ِﻋْﺘِﻤَﺎﺩٌ =İtimad:Güvenme, emniyet, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın itimadını kazanmak bir muvaffakiyet eseridir. İktisadî ve sosyal hayatın devamı, itimadın varlığına bağlıdır. Bu sebeple insan güzel, dosdoğru hareketleriyle herkesin itimadını kazanmaya çalışmalıdır; itimada aykırı olan şey, hiyanettir, suistimaldir ki neticesi pek korkunçtur. 23- ِﻗْﺘِﺼَﺎﺩٌ =İktisad:Her hususta itidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla ve noksan harcamalardan kaçınmaktır. İnsan, iktisada riayet sayesinde rahat yaşar. Bir hadis-i şerifte: ﻣَﺎ ﻋَﺎﻝَ ﻣَﻦِ ﺍﻗْﺘَﺼَﺪَ "İktisada riayet eden fakir olamaz." {(): A. b. Hanbel: No:4257; 1/447} buyurulmuştur. İktisadın zıddı, israftır, taktir (kısma)dır. İsraf, yemek, içmek ve giyinip gezmek gibi hususlarda malum olan dereceyi aşmaktır ki haramdır, fertlerin ve toplumların yıkılmasına sebeptir. Bunun içindir ki Kur'an-ı Hakim'de: ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻻ َﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺴْﺮِﻓِﻴﻦَ "Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ israf edenleri sevmez" {(): A'raf Suresi: 31} buyurulmuştur. Taktir de, yemek içmekte ve diğer hususlarda lüzumundan fazla kısmaktır ki bu da uygun değildir. 24- ُﻟْﻔَﺔٌ =Ülfet:Münasip kimseler ile güzel bir şekilde görüşüp konuşmak demektir. İnsanlar, daima toplumdan uzak bir halde yaşayamazlar. Birbirleriyle görüşmek mecburiyetindedirler. Güzel ahlâk sahibi olan bir kimse, herkes ile güzel görüşür, herkesin sevgisini kazanır. Bu hale"ünsiyet"de denir. Zıddıuzlet, nefret, inzivadırki, kimse ile görüşmeyip kendi başına bir yerde yaşamak, herkesten uzaklaşmaktır. Herkes ile görüşmek uygun olmadığı gibi, herkesten kaçınmak da uygun olmaz. Bir hadis-i şerifte: ﺍَﻟْﻤُْﻤِﻦُ ﻳَْﻠِﻒُ ﻭَﻳُْﻠَﻒُ ﻭَﻻﺎ ﺧَﻴْﺮَ ﻓِﻴﻤَﻦْ ﻻﺎ ﻳَْﻠِﻒُ ﻭَﻻﺎ ﻳُْﻠَﻒُ ﻭَﺧَﻴْﺮُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺍَﻧْﻔَﻌُﻬُﻢْ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ "Mümin, ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen, ülfet olunmayan kimse de ise, hayır yoktur. İnsanların hayırlısı da insanlara en faydalı olanıdır." {(): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat: No:5783; 6/368} buyurulmuştur. 25- َﻣْﻨِﻴَّﺔٌ =Emniyet:Bir şeye itimat etmek mânasına geldiği gibi, insanda doğruluktan ileri gelen yüksek bir meleke mânasına da gelir. İnsanların sırlarını ve emanet bıraktıkları mallarını güzelce saklamak da bir emniyet halidir. Emniyetin zıddı, hıyanettir, suistimaldir, sözde durmamaktır. Fertleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum, geleceğinden emin olamaz. Emniyeti suistimal, münafıklık alâmetidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: ﻳَﺔُ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻖِ ﺛَﻼﺎﺙٌ ِﺫَﺍ ﺣَﺪَّﺙَ ﻛَﺬَﺏَ ﻭَِﺫَﺍ ﺍُْﺗُﻤِﻦَ ﺧَﺎﻥَ ﻭَِﺫَﺍ ﻭَﻋَﺪَ َﺧْﻠَﻒَ "Münafığın alâmeti üçtür: Söyleyince yalan söyler, vaad edince döner, emanet edilince hıyanette bulunur." {(): Buhari; Şehadet:28; No:2536; 2/952; Müslim; İman:25; No:59; 1/78; Tirmizi; İman:14; No:2631; 5/19; Nesai; İman:20; No:5023; 8/117} 26- ِﻧْﺼَﺎﻑٌ =İnsaf:Adalet dairesinde hareket ve hakikati itiraf demektir: İnsaf, ciddi ve seciyeli bir insanın nişanesidir. Bunun zıddı, zulümdür, gadirdir, hakkı inkârdır. Bir hadis-i şerifte: ﺍَﻟِْﻨْﺼَﺎﻑُ ﻧِﺼْﻒُ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ "İnsaf, dinin yarısıdır." {(): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Çünkü hakikî bir din, itiraf edilmesi lâzım gelen sabit şeyler ile yapılması icap eden faideli şeylerin bir toplamıdır. İnsaflı olan bir kimse ise, dinin yarısını teşkil eden o sabit şeyleri mutlaka itiraf eder. Bunun için kendisindeki insaf, dinin âdeta yarısı bulunmuş olur. 27- ﺑَﺸَﺎﺷَﺔٌ =Beşaşet:Güler yüzlü, hoş halli olmaktır. Beşaşet, ruhta safiyetin, neşenin yüzde parıltısı demektir. Zıddı,ubusettirki, yüz ekşiliğinden ibarettir. İnsan daima beşuş olmalı, hiç bir kimseye karşı çatık kaşlı bulunmamalıdır. Beşaşet bir sadaka, bir ihsan sayılır. Bir hadis-i şerifte: ِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟﺴَّﻬْﻞَ ﺍﻟﻄَّﻠَﻖَ "Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, yumuşak huylu, açık yüzlü kulunu sever." {(): Deylemi, Firdevs: No:574; 1/156} buyurulmuştur. 28- ﺗَْﺪِﻳﺐٌ =Te'dib:Terbiye etmek, edepli, töreli bir halde yetiştirmek demektir. Zıddı terbiyeyi terk ve ihmal etmektir. Te'dib vazifesinde asla müsamaha etmemelidir. Kendi çocuklarını güzelce te'dibe çalışmak, her aile reisi için yapılması gerekli bir vazifedir. Bu husustaki dikkatsizliğin zararları, yalnız bir ferde, bir aileye değil, koca bir topluma aittir. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَُﺪِّﺑْﻪُ ﺍْﻟَﺒْﻮَﺍﻥِ ﻳَُﺪِّﺑْﻪُ ﺍﻟْﻤَﻠَﻮَﺍﻥُ ﻭَﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَُﺪِّﺑْﻪُ ﺍﻟْﻤَﻠَﻮَﺍﻥُ ﻳَُﺪِّﺑْﻪُ ﺍﻟﻨِّﻴﺮَﺍﻥُ "Baba ile ananın tedip etmediğini, gece ile gündüz, yani zaman tedip eder. Gece ile gündüzün tedip etmediğini de, cehennem te'dip eder." {(): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. 29- ﺗََﻨِّﻲ =Teenni:Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etmektir. Böyle bir harekete"teüde"de denir. Vakti gelip çatmış olan hayırlı bir işte teenniye mahal yoktur. Fakat henüz vakti gelmeyen bir iş hakkında acele hareket etmek de mahrumiyete sebep olacağından doğru değildir. Teenninin zıddı, isti'caldir, yani bir şeyi vaktinden evvel elde etmeye koşmaktır. Bir hadis-i şerifte: ﺍَﻟﺘََّﻨِّﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﻭَﺍﻟْﻌَﺠَﻠَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ "Teenni Rahman'dan, acele ise, şeytandandır." {(): Beyhaki Süneni Kübra; Âdap:15; No:20851; 15/70; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 8/19;} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de şu mealdedir: ﺍَﻟﺘَُّﺪَﺓُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺧَﻴْﺮٌ ﺍِﻻَﺎ ﻓِﻰ ﻋَﻤَﻞِ ﺍْﻟﺨِﺮَﺓِ "Her işte teenni hayırlıdır, âhiret işi müstesna." {(): Ebu Dâvud; Edep:11; No:4810; 2/670; Hâkim el-Müstedrek; İman: 1/63} 30- ﺗَﻌْﻈِﻴﻢٌ =Ta'zim:Hürmet, riayet, bir zat hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek şekilde güzel muamelede bulunmak demektir. Zıddı,tahkirdir,yani bir kimseye karşı kıymetini düşürecek tarzda muamele yapmak demektir ki, asla caiz değildir. İlim, edep, yaş itibariyle bizden büyük olanlara hallerine göre saygı göstermek, bizden genç olanlar hakkında da sevgi ile muamelede bulunmak bizim için insanî bir vazifedir. Bir hadis-i şerifte: ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳُﻮَﻗِّﺮْ ﻛَﺒِﻴﺮَﻧَﺎ ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺮْﺣَﻢْ ﺻَﻐِﻴﺮَﻧَﺎ ﻓَﻠَﻴْﺲَ ﻣِﻨَّﺎ "Bizim büyüklerimize tazim, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir." {(): A. b. Hanbel; No:2325; 1/257; İbn-i Hıbban; 2/211} buyurulmuştur. 31- ﺗَﻔَُّﻞٌ =Tefe'ül:Bir şeyi uğur saymak, bir hâdiseyi bir hayır başlangıcı görmektir. Bu, güzel bir zan meselesi olduğundan övülmüştür. Zıddı,teşe'üm, tetayyürdürki, bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin kendisinden nefret duyduğu bir hâdiseyi, meselâ bir kuşun ötüşünü veya bir tarafa uçuşunu bir uğursuzluğa alâmet saymak demektir. Bu ise, bir kötü zan, fena kuruntu eseri olduğundan caiz değildir. İnsan için herhangi bir hâdiseden bir uğursuzluk hükmü çıkararak kendisini ümitsizlik veya kötü kuruntu içinde bırakmak doğru değildir. Bazı günlere, vakitlere uğursuzluk isnat edilmesi de uygun görülemez. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: ﻳُﻌْﺠِﺒُﻨِﻰ ﺍﻟْﻔَْﻞُ ﺍﻟْﻜَﻠِﻤَﺔُ ﺍﻟْﺤَﺴَﻨَﺔُ ﺍﻟْﻜَﻠِﻤَﺔُ ﺍﻟﻄَّﻴِّﺒَﺔُ "Fe'l,yani güzel söz, temiz konuşma hoşuma gider." {(): Buhari; Tıb:54; No:5440; 5/2178; Müslim; Selam:34; No:2224; 4/1746} buyurmuştur. İnsan hayırlı söz söylemeli, fena kötü-uğursuz konuşmalardan dilini sakındırmalıdır. 32- ﺗَﻔَﻜُّﺮٌ =Tefekkür:Düşünmek, bir mesele hakkında fikri harekete getirmek demektir. Büyük Yaratanımızın kudretine şahitlik yapan varlıkları tefekküre dalmak bir ibadettir. Maddî ve manevî bir çok keşifler, yükselişler, tamamen tefekkür neticesidir. Tefekkürün zıddıgaflettir,düşünmekden mahrumiyettir ki, insana asla yakışmaz. Bir hadis-i şerîfte: ﺗَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓَﺘُﻬْﻠِﻜُﻮﺍ "ALLAH Teâlâ'nın yaratmış, olduğu şeyler hakkında tefekküre dalınız, fakat ALLAH Teâlâ'nın zatında tefekküre dalmayınız, sonra helak olursunuz." {(): Taberani, el-Mucemul-Evsat; No:6315; 7/172; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 1/181} buyurulmuştur. 33- ﺗﻮﺍﺿﻊ =Tevazu':Alçak gönüllü olmak, hak ettiği mertebenin aşağısına kendiliğinden razı olarak, o şekilde muamelede bulunmaktır. Zıddıtekebbürdür, tecebbürdür, gururdur.Bunlar, kendisini büyük görmek, kendisini lâyık olduğu mertebenin, üstünde göstermeye çalışmak, fani şeylere güvenerek ona buna karşı çalım satmaktır ki, pek kötü bir huydur. Bir hadis-i şerif: ﻣَﻦِ ﺍﻗْﺘَﺼَﺪَ ﺍَﻏْﻨَﺎﻩُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻣَﻦْ ﺑَﺬَﺭَ ﺍَﻓْﻘَﺮَﻩُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻣَﻦْ ﺗَﻮَﺍﺿَﻊَ ﺭَﻓَﻌَﻪُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻣَﻦْ ﺗَﺠَﺒَّﺮَ ﻗَﺼَﻤَﻪُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ "ALLAH Teâlâ, iktisatlı olanı zengin eder, israf edeni de fakir düşürür, tevazu göstereni yükseltir, kibirlenen kimseyi de kırar geçirir." {(): Heysemi, Mecmeuz-Zevâid; 10/253} mealindedir. 34- ﺗَﻮَﻛُّﻞٌ =Tevekkül:Hakk'a güvenmek, sebeplere sarıldıktan sonra muvaffakiyeti Hakk'tan beklemek ve insanların güçleri yetişemediği şeyleri ALLAH Teâlâ'ya bırakıp ümitsizlik ve kederden beri olmaktır. Tevekkülden mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Bir mümin bilir ki herhangi bir hâdisenin meydana gelmesi için sadece sebeplerin var olması kâfi değildir. Yaratanımızın dilemediği bir hâdise hiç bir vakit meydana gelemez. Ve Yaratanımızın dilediği bir şeye de hiç bir kuvvet mani olamaz. Bununla beraber tevekkül, sebeplere sarılmaya mani değildir. ALLAH Teâlâ, bir çok hâdiseleri birer sebebe bağlamıştır. Bu husustaki ilâhi kanuna riayet lâzımdır, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın dışarıda bırakıp huzurlarına giren Amr b. Ümeyye' (R.A)a: " ﻗَﻴِّﺪْ ﻭَﺗَﻮَﻛُﻞْ = Deveni bağla ve tevekkül eyle" {(): Beyhaki, Şuabü'l-İman; No:1211; 2/80} diye tenbih buyurmuştur. 35- ﺛَﺒَﺎﺕٌ =Sebat:Sözde durmak, ahde vefa etmek, bir meslekte, bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak demektir. "Sabit olanlar, nâbit olurlar = bir işte sebat edenler neticeye ulaşırlar" sözü meşhurdur. Sebat, muvaffakiyetin bir şartıdır. Bununla beraber hayırlı ve doğru-gerçek olan şeylerde sebat göstermek bir fazilettir. Faydasız, batıl şeylerde sebat göstermek ise, aklın zafiyetine, insafın yokluğuna delâlet edeceği için büyük bir kusurdur. 36- ﺟُﻮﺩٌ =Cûd:Cömertlik, insanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeksizin lütufta, ihsanda bulunmak halidir. Verilmesi lâyık olan şeyleri münasip olan yerlere kolaylıkla-içtenlikle vermek, melekesinden ibaret olan"seha"da bu kısımdandır. Cûd ve seha, insana lâyık bir meziyettir. Bunların zıtları ise, his-set, tama', cimriliktir ki, insanlara asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifte: ﻃَﻌَﺎﻡُ ﺍﻟﺴَّﺨِﻲِّ ﺷِﻔَﺎﺀٌ ﻭَﻃَﻌَﺎﻡُ ﺍﻟْﺒَﺨِﻴﻞِ ﺩَﺍﺀٌ "Cömert kimsenin yemeği şifadır, cimri kimsenin yemeği de hastalıktır." {(): Deylemi, Firdevs; No:3954; 2/455} buyurulmuştur. 37- ﺣَﺰْﻡٌ =Hazm:Basiretle yürümek, ihtiyatlı bir tarzda davranmak, neticesi bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Zıddı, ihtiyatsızlıktır. Hazm'a riayet edenler, pişmanlığa düşmezler. Bununla beraber hazm, bazen kötü bir kuruntudan ileri gelir. Bu sebeple hazm diye kuruntuya düşmemek lâzımdır. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte: " ﺍَﻟْﺤَﺰْﻡُ ﺳُﻮﺀُ ﺍﻟﻈَّﻦِّ = Hazm kötü bir düşüncedir." {(): Zehebi, Mizanül'itidal; No:9404; 7/138} buyurulmuştur. 38- ﺣُﺴْﻦُ ﻇَﻦٍّ =Hüsnü zan:Güzel sanma, bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdanî kanaat demektir. Zıddı, suizandır. İnsan, suizanda toleranslı-ölçülü davranmalı, hiç bir kimse hakkında da yok yere suizanda bulunmamalıdır. Gerçi herhangi bir kimse hakkında körü körüne "pek iyi bir zattır" diye hükmetmek, hüsnü zannı suistimal etmek olacağından kötüdür. Onun bunun hallerini araştırmak, kusurlarını bilmeye çalışmak arzusu datecessüs(bak. Madde: 16/6) denilen ve suizandan kaynaklanan gayriahlâkî bir hareket olduğu için haramdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Şüphe yok ki zannın bazısı bir günahtır." {(): Hucurat Suresi:12} buyurulmuştur. 39- ﺣِﻔْﻆُ ﻟِﺴَﺎﻥٍ =Hıfzu lisan:Dili lüzumsuz sözlerden koruyup ihtiyaç miktarından fazla söz söylememek halidir ki, pek güzeldir. Zıddı,"mâlayani"denilen faydasız şeyler ile uğraşmak, ağza her geleni söylemektir. Akıllı kimseler, çok kere sükût ederler. Lüzum görülmedikçe söz söylemek istemezler. Sükût pek güzeldir. Yeter ki bir hakkın zayi olmasına, bir hakikatın yanlış anlaşılmasına sebep olmasın. Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz: ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻳُْﻤِﻦُ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍْﻟﺨِﺮِ ﻓَﻠْﻴَﻘُﻞْ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﺍَﻭْ ﻟِﻴَﺼْﻤُﺖْ "Her kim ALLAH'a ve âhiret gününe inanmakta ise, hayır söylesin veya sussun." {(): Buhari; Edep:31; No:5672; 5/2240, Müslim; İman:19; No:47; 1/68, Ebu Davud; Edep:123; No:5154; 2/760} buyurmuştur. 40- ﺣَﻖٌّ =Hak:ALLAH Teâlâ'nın bir mübarek ismidir. Her sabit, doğru olan şeye de hak denir ki zıddı batıldır. Herkesin meşru olan salâhiyetine, iktidarına, bir şey üzerindeki malikiyetine de hak denilmiştir ki, çoğulu"hukuk"tur. Her hak karşılığında bir vazife vardır. Meselâ bir insan hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına sahiptir. Bunlara kimsenin tecavüzü caiz değildir. Bu sebeple o insan da bu hak karşılığında başkalarının hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına riayetle vazifelidir. Bunlara da kendisi tecavüz edemez. Böyle bir tecavüz haramdır, cezayı gerektirmektedir, dünyanın intizamına manidir. Hak, daima haktır. Hakka kuvvet ve başka bir şey galip gelemez. Geçici olarak yok olan bir hak, bir gün dünyada, dünyada olmasa bile, yarın âhirette ortaya çıkacaktır. 41- ﺣِﻜْﻤَﺔٌ =Hikmet:İlim ve amelin birleşmesinden meydana gelen yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bilgisi ile amel etmeyen bir kimse, hakîm unvanını alamaz. Her şeyin hakikatına bilgi edinmeye de hikmet denir. Adaba, ahlâka, vaazlara ait edebi sözlere, fıkralara da hikmet denilir. Hakîm olan zatta, zekâ, hafıza, güzel düşünce, kolaylıkla öğrenme, safî zihin, güzel anlayış, hafızasındakileri hatırlayıp kullanma özellikleri bulunur. Bir âyet-i kerimede: ﻭَﻣَﻦْ ﻳُْﺖَ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍُﻭﺗِﻲَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ "Kendisine hikmet verilmiş olan kimseye muhakkak bir çok hayır verilmiş olur." {(): Bakara sûresi:269} buyurulmuştur. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir: ﺍَﻟْﺤِﻜْﻤَﺔُ ﺿَﺎﻟَّﺔُ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻦِ ﻓََﻴْﻨَﻤَﺎ ﻭَﺟَﺪَﻫَﺎ َﺧَﺬَﻫَﺎ "Hikmet müminin yitiğidir. Bu sebeple onu nerede bulursa alır." {(): Deylemi, Firdevs; No:2770; 2/152.} 42- ﺣِﻠْﻢٌ =Hilm:Şiddete tahammül, gazap (kızgınlık) ateşini söndürmek, nefsini heyecandan korumak demektir ki, yerinde gösterilmek şartı ile büyük bir fazilettir. Zıddı hiddettir, düşünmeden bir işe başlamaktır ki, bu da öfkeden, titizlikten, hoşa gitmeyen bir hâdiseden dolayı gazap kuvvetinin parlamasından ibarettir. Gazap, darılma halleri, kalp kanının kaynaması zamanında kişinin kendisinde meydana gelen bir değişmedir ki, haksız yere olunca bir kusur sayılır, pişmanlığa sebep olur. Fakat akla tabi ve haksızlığa karşı olan bir gazap, güzeldir. Çünkü mukaddes şeyler, bu sayede müdafaa edilebilir. Hilm, ilim ve hikmetle beraber olmalıdır. Bir hadis-i şerifte: ﻣَﺎ ﺟُﻤِﻊَ ﺷَﻲْﺀٌ ﺍِﻟٰﻰ ﺷَﻲْﺀٍ َﻓْﻀَﻞُ ﻣِﻦْ ﻋِﻠْﻢٍ ﺍِﻟٰﻰ ﺣِﻠْﻢٍ "Hiçbir şey, diğer bir şey ile ilim ile hilmden daha faziletli olarak toplanmış değildir." {(): Musannef İbn-i Ebi Şeybe; Edep.43; No:5; 6/126. Darimi; Mukaddime:48; No:576;1/152. Deylemi, Firdevs; No.6371; 4/120.} buyurulmuştur. 43- ﺣَﻤِﻴَّﺔٌ =Hamiyet:Mukaddes şeyleri, milletin haklarını korumak ve namusu, haysiyeti töhmet altında kalmaktan korumak hususlarında gösterilen bir gayret ve özen göstermek hususiyetidir. Bu pek güzel bir haslettir. Fakat batıl fikirleri, inançları korumak yolunda gösterilen gayrete"Hamiyet-i cahilâne"denir ki bu pek kötüdür. 44- ﺣَﻴَﺎﺀٌ =Haya:Utanma, hicab, ar, namus manâlarına gelir. Çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe aykırı bir hadisenin meydana gelmesinden dolayı kalbin bir rikkat (incelik) ve ızdırap içinde kalması demektir ki, eseri hemen yüzde belirmeye başlar. Haya, pek güzel bir haslettir. Zıddı,"vekahat"dırki, utanmazlıktan, batılı hak suretinde görüp çekinmeksizin işlemekten ibarettir. Hayasızlık, insanı insanlıktan çıkarır, hayvanlardan aşağı bir hale düşürür. Bir hadis-i şerifte: ﺍَﻟْﺤَﻴَﺎﺀُ ﺷُﻌْﺒَﺔٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟِْﻴﻤَﺎﻥِ "Haya, imandan bir bölümdür." {(): Buhari; İman:14; No: 24; 1/17. Müslim; İman:12; No. 35; 1/65. Ebu Davud; Edep:7; No:4795; 2/667. İbni Hıbban; İman:4; No:167; 1/386. Nesâi; İman:16; No:5004; 8/110. İbni Mace; Mukaddime:9; No:57; 1/22. A. b. Hanbel; No: 9417; 2/443.} buyrulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifde: ﻣَﻦْ ﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﺤْﻴِﻲ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ "İnsanlardan utanmayan, ALLAH Teâlâ'dan da utanmaz." {():Taberani el-Mu'cemu'l-Evsat; No:7155. 8/78.} mealindedir. 45- ﺧُﺸُﻮﻉٌ =Huşu:Tevazu göstermek, hakka boyun eğmek, korku ve sevgi ile beraber edepli bir vaziyet almak demektir. Zıddı gaflet, kibirlenmek kalb huzurundan mahrumiyettir. Bir ibadetin kıymeti huşulu olması nisbetinde artar.Haşyetde tazimle karışık, kalbe ait bir korku demektir. ALLAH korkusuna"haşyetullah"denir. Kalbinde haşyetullah bulunmayan bir kimseden her türlü fenalık meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte: ﺭَْﺱُ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔِ ﻣَﺨَﺎﻓَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ "Hikmetin başı ALLAH korkusudur." {(): Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 744; 1/470. Deylemi, Firdevs; No:3258; 2/270.} buyurulmuştur. ALLAH Teâlâ'nın kudretini, azametini düşünen her mütefekkir müminin kalbinde ALLAH korkusu parlar, kendisini daima iyiliğe sevkeder durur. 46- ﺧَﻴْﺮٌ =Hayır:İyilik demektir. Her meşru olan mal ve menfaat da bir hayırdır, Cenab-ı Hakk'ın bir ihsanıdır. ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmaya vesile olan her güzel amel, bir hayırdır, asıl"hayr-ı ahlâkî = hayır ahlakı"da bundan ibarettir. Hayrın zıddı, şerdir. Hakka, tabiata uygun olmayan ve fena bir neticeyi doğuran her şey, bir şerden ibarettir. Herkesin hakkında iyilik dilemeye"hayırhahlık"denir ki, ruhun tertemiz olmasından ileri gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırhahlığın bir eseridir. Başkasının fenalığını istemek de"bedhahlık"denilen ruhî bir hastalıktır ki, sahibinin kötü bir kimse olduğuna bir alâmettir. İşte"hased"denilen pek kötü bir huy, bu bedhahlıktan başka değildir... Evet... Başkasının hakkı ile nail olduğu nimetlerden huzursuz olup da o nimetlerin yok olmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena bir haslet olduğu için bundan pek sakınmalıdır. Bir hadis-i şerifte: ِﻳَّﺎﻛُﻢْ ﻭَﺍﻟْﺤَﺴَﺪَ ﻓَِﻦَّ ﺍﻟْﺤَﺴَﺪَ ﻳَْﻜُﻞُ ﺍﻟْﺤَﺴَﻨَﺎﺕِ ﻛَﻤَﺎ ﺗْﻜُﻞُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍﻟْﺤَﻄَﺐَ "Hasedden kaçınınız. Çünkü ateş kuru odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de güzel âmelleri yer bitirir." {(): Ebu Davud; Edeb:52; No:4903; 2/693} buyurulmuştur. Şerre âlet olan bir nimetin yok olmasını istemek hased sayılmaz. Aynı şekilde başkasının nail olduğu bir nimetin aynısına nail olmak arzusu da hased değildir. Bu arzuya"Gıbta"ve"Münafese"denir ki bazı hallerde caizdir. Yüksek bir âlimin bilgisine, faziletine gıpta edilmesi gibi. 47- ﺩُﻭﺳﺘﻠﻮﻕْ =Dostluk:İki veya daha fazla kimse arasında meydana gelen samimî bir sevgi ve bağlılık demektir. ALLAH için olan dostluk devam eder, dünya için olan dostluk da kayıp giden bir yıldız gibi parlar parlamaz, söner gider. Dostluğun zıddı düşmanlıktır, adavettir, garezkârlıktır. Bütün müslümanlar birbirinin dostudur, çünkü aralarında ebedî olan bir din kardeşliği vardır. Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz, ALLAH'ın rahmetine nail olmuş olan ümmetine söyle emretmiştir: ﻻﺎ ﺗَﺒَﺎﻏَﻀُﻮﺍ ﻭَﻻﺎ ﺗَﺤَﺎﺳَﺪُﻭﺍ ﻭَﻻﺎ ﺗَﺪَﺍﺑَﺮُﻭﺍ ﻭَﻛُﻮﻧُﻮﺍ ﻋِﺒَﺎﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ِﺧْﻮَﺍﻧًﺎ ﻭَﻻﺎ ﻳَﺤِﻞُّ ﻟِﻤُﺴْﻠِﻢٍ َﻥْ ﻳَﻬْﺠُﺮَ َﺧَﺎﻩُ ﻓَﻮْﻕَ ﺛَﻼﺎﺛَﺔِ َﻳَّﺎﻡٍ "Birbirinize buğz etmeyiniz, haset etmeyiniz, arka çevirmeyiniz, ey ALLAH'ın kulları!.. Kardeş olunuz, bir müslümana helâl olmaz ki kardeşini üç günden fazla terk ede." {(): Buhari; Edeb:57; No:5718; 5/2253} Başkasının bir kederinden dolayı sevinmek de bir düşmanlık eseri olduğundan caiz değildir. Buna"Şematet"denir. Bir hadîs-i şerifte: ﻻﺎ ﺗُﻈْﻬِﺮِ ﺍﻟﺸَّﻤَﺎﺗَﺔَ ﻟَِﺨِﻴﻚَ ﻓَﻴَﺮْﺣَﻤَﻪُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻳَﺒْﺘَﻠِﻴﻚَ "Kardeşin için şematet ortaya koyma, sonra ALLAH Teâlâ ona merhamet eder de, seni o belaya düşürür." {(): Tirmizi; Sıfatü'l-Kıyame:54; No:2506; 4/662} buyurulmuştur. 48- ﺩِﻳﺎﻧﺔ =Diyanet:Dindarlık, dinin mukaddes hükümlerine riayet, gereğince hareket etmektir. Zıddı, dinsizlik, dinin hükümlerine riayetsizliktir ki, bütün fenalıkların en büyük kaynağıdır. İnsanların kurtuluşu, temiz bir halde yaşayışı, saadete ermesi ancak diyanet sayesindedir. Diyanet, yaratılış gereğidir, gerek ferdler için ve gerek toplumlar için zarurîdir. Bu sebeple diyanete sımsıkı sarılmalıdır. Bu, insanlığın menfaat ve selâmeti bakımından son derece lâzımdır. 49- ﺫِﻛْﺮٌ =Zikr:Anmak, hatırlamak manasınadır. ALLAH Teâlâ'nın mukaddes isimlerini anmak, yapılması gerekli bir vazifedir, en yüce bir zikirdir. Hak Teâlâ hazretlerini zikretmek, ya büyüklüğünü düşünmekle olur. Bundan heybet ve saygı gösterme meydana gelir. Ya kudretini düşünmekle olur. Bundan korku ve hüzün doğar. Veya nimetlerini anmakla olur, bundan şükür ve hamd meydana gelir. Veya pek emsalsiz olan şaheserlerini tefekkür ile olur, bundan da ibret ve uyanma yüz gösterir. Zikrin zıddı, nisyandır, Hakk'ı unutmaktır. ALLAH'ü Azimüşşan'ın mübarek isimleri ile kulluk lisanını süslememektir. Bu pek acınacak bir gaflet eseridir. Bir âyet-i kerimede: ﻭَﺍﺫْﻛُﺮُﻭﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ "ALLAH Teâlâ'yı çok zikrediniz ki felah bulabilesiniz." {(): Cuma sûresi: 10} buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerifte: َﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟﺬِّﻛْﺮَ ﻻﺎ ِﻟٰﻪَ ِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭََﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟﺪُّﻋَﺎﺀِ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ Zikrin en faziletlisi "Lâilâhe illallâh"dır, duanın en faziletlisi de "Elhamdülillâh"dır." {(): Tirmizi; Dua:9; No:3383; 5/462} diye buyurulmuştur. 50- ﺭِﺿَﺎﺀٌ =Rıza:Hoşnut olmak, muvafakat göstermek, herhangi bir hükmü veya hâdiseyi kalben hoş görüp kabul etmektir. Zıddı muhalefettir, reddir, itirazdır. ALLAH Teâlâ'nın her hükmüne, her takdirine razı olmak bir kulluk vazifesidir. Hak bir şeye razı olmamak bir ahmaklık alâmeti olduğu gibi bâtıl bir şeye razı olmak da bir tuğyan, bir isyan eseridir. Bir hadis-i şerifte: ِﺫَﺍ َﺣَﺐَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﺒْﺪًﺍ ﺍِﺑْﺘِﻼﺎﻩُ ﻟِﻴَﺴْﻤَﻊَ ﺗَﻀَﺮُّﻋَﻪُ "ALLAH Teâlâ bir kulu severse imtihan eder, bazı sıkıntılara mübtelâ kılar, ta ki duasını, niyazını işitsin" {(): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:1267; 2/144} buyurulmuştur. 51- ﺭِﻓْﻖٌ =Rıfk:Yavaşlık, yumuşaklık, nezaket ve gönül alıcı muamele, neticesi güzel olan bir şeye güzelce boyun eğme manasınadır. Zıddı daunftur, huşunettir, gılzettirki, sertlik göstermekten, katı yürekli olmaktan, nezakete muhalif muamelede bulunmaktan ibarettir. İnsan, rıfk sayesinde en müşkül neticeleri elde edebilir. Huşunetle muamele yüzünden de elde edilmesi pek yakın olan şeyleri, imkansız bir hale getirmiş olur. Bir hadis-i şerifte: ِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺭَﻓِﻴﻖٌ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟﺮِّﻓْﻖَ ﻭَﻳُﻌْﻄِﻰ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳُﻌْﻄِﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﻋُﻨْﻒٍ "Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ Refîk'tir, rıfkı sever veunfüzerine vermediğini rıfk üzerine verir." {(): Müslim; Edep:23; No:2993; 4/2003; Ebu Davut; Edep:11; No:4807; 2/670; İbn-i Mace; Edep:9; No:3688; 2/1216; A. b. Hanbel: No:904; 1/112} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de: ﻣَﻦْ ﺣَﺮُﻡَ ﺍﻟﺮِّﻓْﻖَ ﺣَﺮُﻡَ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮَ "Rıfktan mahrum olan, hayırdan mahrum bulunur." {(): Müslim; Edep:23;No:2992; 4/2003; A. b. Hanbel: No:18767; 4/366} mealindedir. 52- ﺳَﻌْﻰٌ =Sa'y:Çalışmak, bir maksadın meydana gelmesi için elden gelen gayreti sarfetmektir. Zıddı, atalet, bataet, meskenet (tembellik)tir ki, İslâm ruhuna asla uygun değildir. İnsan, meşru şeyleri elde etmek için muntazaman bir say ve gayret sahibi olmalıdır. Bütün yükselme- ilerlemeler, sa'y ve gayretin birer neticesidir. Kur'an-ı Kerim'de: ﻭََﻥْ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻠِْﻨْﺴَﺎﻥِ ِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﺳَﻌٰﻰ "İnsan için çalıştığı şeyden başkası yoktur." {(): Necm sûresi:39} buyurulmuştur. 53- ﺳَﺘْﺮُ ﻋُﻴُﻮﺏ =Setri uyub:Onun bunun ayıplarını, kusurlarını örtmek, görmemezlikten gelmek, başkalarına ifşa etmemek (yaymamak) demektir. Zıddı, ifşayı uyub (ayıpları yaymak)dır. Başkalarının kusurlarını arkalarından söylemek gıybettir. Hattâ bir kimsenin arkasından boyuna, elbisesine, yiyip içmesine, gezip yürümesine dair bir noksanını dil ile, göz ile veya el ile işaret ederek göstermek de bir gıybettir. Çünkü bunları haber alınca, müteessir olacağı (üzüleceği) şüphesizdir. Başkalarına, yapmadıkları kusurları isnat etmek (yüklemek, atmak)da iftiradır, bühtandır. Bunlar, İslâm terbiyesine aykırıdır, kesinlikle haramdır. Bir hadis-i şerifte: ﻃُﻮﺑٰﻰ ﻟِﻤَﻦْ ﺷَﻐَﻠَﻪُ ﻋَﻴْﺒُﻪُ ﻋَﻦْ ﻋُﻴُﻮﺏِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ "Ne mutlu o kimseye ki kendi kusuru, kendisini başkalarının kusurlarını görmekten meşgul kılmıştır." {(): Deylemi, Firdevs: No:3929; 2/447; Ebu Nuaym, Hilyetül Evliya: 3/203} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışmalıdır. Şu kadar var ki, gayrimeşru şeyleri hiç çekinmeksizin yapıp duran fasık kimselerin bu çirkin hallerini arkalarından söylemek, gıybet sayılmaz. Bu söyleyiş ile fena haller kötülenmiş, başkaları bundan korunmuş olur. Bir islam toplumuna karşı lâübalice bir vaziyet alarak gayri ahlâkî şeyleri açıkça yapıp duran kimselerin bu rezilliklerini söylemek, kamuoyunun güzel bir tepkisi demektir. Yeter ki bu söyleyiş, şahsî bir kızgınlık neticesi olmasın. Gıybetin mesuliyetinden kurtulmak için mümkün ise, gıybet edilen kimseden helâllik istemeli, özür dilemelidir. Bazı alimlere göre yapılmış olan bir gıybetten dolayı pişman olup tevbe-istiğfarda bulunmak kâfidir. Durumu haber verip gıybet edilen kimseden helâllik dilemek bir üzüntüye, bir dargınlığa sebeb olabilir. Şu kadar var ki o kimse bu gıybetten haberdar olmuş ise, o halde kendisinden özür dileyerek helallik istemesi lâzımdır. İki dargın kimsenin özür dilemek için müsafahada bulunması helalleşmek sayılır. 54- ﺷَﺠَﺎﻋَﺔٌ =Şecaat:Yiğitlik, bahadırlık, kalb metaneti, lüzumu halinde tehlikelere atılabilmek hususiyeti demektir. Zıddı, cebanettir, korkaklıktır. Hak yolunda mukaddes şeyleri müdafaa uğrunda gösterilen şecaat, pek kıymetli bir haslettir. 55- ﺷَﻔْﻘَﺔٌ =Şefkat:Acıyıp esirgeme, korku ile karışık, merhametten ileri gelen ruhî bir haldir ki, başkalarının başına gelen veya gelmesi muhtemel bulunan hoş olmayan bir hal karşısında ortaya çıkar. Zıddı, rahmet ve rikkat (incelik) duygusundan mahrumiyettir ki pek fena bir haslettir. Şefkat temiz, saf kalblerin bir özelliğidir. İslam dininde ALLAH Teâlâ'nın emirlerine tazim, yarattıklarına da şefkat büyük bir esastır. 56- ﺷُﻜْﺮٌ =Şükür:Görülen iyiliğe karşı söz ile, iş ile memnuniyet ve kıymetbilirlik göstermektir. Görülen bir iyiliği övgü ile anmak da bir şükürdür. Zıddı küfran-ı ni'met (nimeti inkar etmek, nankörlük yapmak)tır. Biz, her dakika binlerce nimetlerine nail olduğumuz ALLAH Teâlâ'ya şükür etmeye borçlu bulunduğumuz gibi, iyiliğini gördüğümüz şahıslara karşı da teşekküre borçluyuz. Bir hadis-i şerifte: ﻣَﻦْ ﻻﺎ ﻳَﺸْﻜُﺮُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻻﺎ ﻳَﺸْﻜُﺮُ ﺍﻟﻠّٰﻪَ "İnsanlara şükretmeyen, ALLAH Teâlâ'ya da şükretmez." buyurulmuştur. {(): Tirmizi; Bîrr ve sıla:35; No:1954; 4/339; Ebu Davud; Edep:12; No:4811; 2/671; A. b. Hanbel; No:11306; 3/73} 57- ﺷَﻬْﻮَﺓٌ =Şehvet:İstek, tabiata uygun olan bir şeyi istemek için nefsin hareketi, hayat sahiplerinin birbirine karşı olan tabiî meyilleri demektir. Meşru bir şey hakkındaki normal bir şehvet, bir meyil, iyidir. Meşru olmayan bir şey hakkındaki şehvet ise, hayvanca bir hal olduğundan pek kötüdür, pek zararlıdır, bundan kaçınmak lâzımdır. Heva,boş yere arzu ve nefsin bir lezzetten dolayı bir şeye meşru bir sebep olmaksızın meyletmesi demektir.Hevesde bir şey hakkında gösterilen noksan ve olgunlaşmamış bir aşktan, sevdadan başka değildir. Şüphe yok ki bunların ikisi de kötüdür. İnsanın feyzine, şerefine manidir. Peygamber (S.A.V) Efendimiz ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺟَﻨِّﺒْﻨِﻰ ﻣُﻨْﻜَﺮَﺍﺕِ ﺍﻻﺎَﺧْﻼﺎﻕِ ﻭَﻻﺎَﻫْﻮَﺍﺀِ Ya Rabbi! Beni ahlâkın çirkin olanlarından ve hevalardan uzak bulundur." {(): İbn-i Hıbban; Rekâik: No:960; 3/240} diye dua ederdi. 58- ﺻَﺒْﺮٌ =Sabr:Acıya katlanmak, tabiata uygun gelmeyen hallere telâş göstermeksizin dayanmaktır. Zıddı, ceza, sabırsızlıktır. İnsan yaşadıkça bir takım acı hâdiseler karşısında kalır, işte bunlara karşı sabretmek lâzımdır. Bir âyet-i kerime'de de: ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺼَّﺎﺑِﺮِﻳﻦَ "Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, sabredenlerle beraberdir." {(): Bakara Sûresi; 153} buyurulmuştur. Sabrın sonu selâmettir, muvaffakiyettir. Sabır acıdır, fakat meyvesi tatlıdır. Sabırsızlık ruhun zâfiyetinden ileri gelir. Şu kadar var ki, meşru olmayan şeyler hakkında sabır caiz değildir. Bunlara karşı kalben bir acı duyulması ve mümkün ise, mücadele yapılması icap eder. Giderilmesi mümkün olan kötülüklere veya ihtiyaçlara katlanmak sabır değil, bir acizliktir, bir miskinliktir. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍِﻧِّﻰ ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺠْﺰِ ﻭَﺍﻟْﻜَﺴَﻞِ "İlâhi! Ben sana acizlikten ve tembellikten sığınırım." {(): Buhâri; Davât:37; No:6006; 5/2341; Müslim; Zikir:15; No:2706; 4/2079} diye dua buyururdu. 59- ﺻِﺪْﻕٌ ﺻَﺪَﺍﻗَﺔٌ =Sıdk, sadakat:Hakikata uygun olan doğru söz, sıdktır. Artniyet şaibe (leke)sinden beri ve her yönüyle halis olan bir dostluk da sadâkattır. Herhangi bir doğruluğa da sadâkat denir. Sıdkın zıddı, kizb = yalandır. Sadâkatin zıddı da hıyanettir, istikametten mahrumiyettir. İnsanlara sıdk ve sadâkat yakışır. Yalancı bir kimseyi ne ALLAH Teâlâ sever, ne de başkaları. Yalan haramdır. Yalancı bir kimsenin insanlık bakımından hiç bir kıymeti olamaz. Söylediği yalan sözleriyle halkı aldatan, yaptığı hileler, aldatmalar ile ötekini berikini kandırmaya çalışan kimse, pek büyük bir günahkârdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ki: ﻣَﻦْ ﻏَﺸَّﻨَﺎ ﻓَﻠَﻴْﺲَ ﻣِﻨَّﺎ ﻭَﺍﻟْﻤَﻜْﺮُ ﻭَﺍﻟْﺨِﺪَﺍﻉُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ "Bize hıyanet eden, bizden değildir.MekrveHud'a(hile - tuzak) denilen şeyleri yapanlar cehennemdedirler." {(): İbn-i Hıbban; Birr: No:567; 2/326, Taberani, el-Mu'cemü'l-Kebir; No:10234} Kısacası, insanın sözü de, özü de doğru olmalıdır. Doğru olmayanlar için saâdet kapıları kapalıdır. İslamiyet gibi hikmet ve hakikat esasları üzerine kurulmuş bir dinde doğruluğa aykırı bir şey, asla yer bulamaz. 60- ﺻَﻼﺎﺡٌ =Salâh:İyi hal, her hayrı bulunduran faziletlerin toplanmasından meydana gelen yüksek bir sıfattır. Zıddı fesattır, fücurdur. Bir millet, kendi fertlerinin salâhına çalışmalıdır, çalışmazsa fesat erbabının elinde esir olur. Bir müslüman, dinî ve dünyevî vazifelerini bilip güzelce tatbik etmedikçe, iyi hal sahibi olamaz. 61- ﺻِﻠَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻢِ =Sıla-i rahim:Akrabayı arayıp sormak, akrabanın kusurlarını affetmek, muhtaç olanlarına yardımda bulunmaktır. Akraba ile görüşmek, sohbette bulunmak, kendilerine selâm veya hediye göndermek, sıla-i rahim sayılır. Yakın olan akrabayı mümkün ise, bulundukları beldelere gidip görmek, uzak akraba ile de mektuplaşmak lâzımdır. Zıddıkat'i rahimdirki akrabayı unutup terketmektir. Böyle bir hareket müslümanlığın tavsiye ettiği ailevî, sosyal vazifelere aykırıdır. Bir hadis-i şerif: ﺻِﻠَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻢِ ﺗَﺰِﻳﺪُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻌُﻤْﺮِ "Sıla-i rahim, ömrü uzatır, artırır." {(): Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid; 1/194;} meâlindedir. 62- ﺻَﻼﺎﺑَﺔٌ =Salâbet:Metanet, mukaddes şeyleri korumak hususunda insanın sahip olduğu kalp kuvveti demektir. Zıddı lâubalilik, inanç gevşekliğidir. Salâbet, pek kıymetli bir haslettir. Bazen salâbet yerinde"taassub"tabiri de kullanılır. Taassub, esasen âdetlerde, törelerde, maddî ve manevî diğer hususlarda fazla sebat ve taraftarlık göstermek demektir. Bu sebeple iki türlüdür. Biri, meşru taassubtur ki, akla uygun âdetlere, inançlara karşı gösterilen sebattır. Bu pek güzeldir. Diğeri ise, batıl, faydasız töreler, modalar, fikirler ve yapılıp yapılmamasında dinî bir mahzur bulunmayan hususlar hakkında gösterilen taassubtur ki, bu pek kötüdür. Ne yazık ki bir takım kimseler bu ikinci kısma dahil bir çok esassız şeylere dört elleriyle sarıldıkları halde, mukaddes şeylere, dinî emir ve yasaklara sarılan kimselere bir kusur olmak üzere taassub isnat etmekten kendilerini alamazlar. Bu bir tersine görüş neticesidir. Bundan kaçınılmalıdır. Hakkı hak, batılı da batıl görmeye çalışmalıdır. 63- ﻇَﺮَﺍﻓَﺔٌ =Zarafet:İncelik, kibarlık, zekâya uygun, hoş gelen sözler ile, işler ile vasıflanma melekesi demektir. Zıddı, kabalık denilen bir halettir ki, ruhlar üzerinde pek fena tesir yapacağı için kötüdür. Tabi zarafetler, esasen haddi aşmamak şartı ile güzeldir. Fakat her işte, her sözde bir zarafet göstermeye çalışmak, ağır başlılığa da, ciddiyete de aykırıdır, hafiflikten ibarettir. Bu sebeple bu hususta orta halden ayrılmamalıdır. 64- ﻋَﺪْﻝٌ ﻋَﺪَﺍﻟَﺔٌ =Adl, adalet:Hakka yönelmek haksızlıktan kaçınmak, her hakkı hak sahibine vermeye çalışmaktır. Zıddızulümdür, gadrdır, insafsızlıktır. Dünyanın bütün nizam ve intizamı adalete bağlıdır. ALLAH Teâlâ Hazretleri bize adaletle emrediyor. Bu sebeple insan, her hareketini bir ölçü, bir adalet dairesinde yapmaya çalışmalıdır. Vazifesinde adalete riayet etmeyen bir insan, kendisine de vatanına da, bütün insanlığa da fenalık etmiş olur. Herhangi bir hakkın zayi olmasına veya tehirine sebebiyet vermek bir zulümdür. Herhangi kimseden haksız yere bir şey almak zulümdür. Herhangi insana veya hayvana haksız yere eziyet vermek de bir zulümdür. Zulmün neticesi ise, azaptır, felâkettir. Bir hadis-i şerifte: ﺍِﺗَّﻖُ ﺩَﻋْﻮَﺓَ ﺍﻟْﻤَﻈْﻠُﻮﻡِ ﻓَﺎِﻧَّﻪُ ﻟَﻴْﺲَ ﺑَﻴْﻨَﻬَﺎ ﻭَﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺣِﺠَﺎﺏٌ "Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü o beddua ile Hak Teâlâ arasında perde yoktur." {(): Buhari; Zekat:62; No:1452; 2/544 - Müslim; İman:7; No:19; 1/50 - Ebu Davud; Zekat:5; No:1584; 1/498} buyurulmuştur. 65- ﻋَﺰْﻡٌ =Azm:Bir işe kesin bir şekilde niyet etmek, bir işi yapmaya kalbi bağlayarak yönelmektir. Zıddı, tereddüt ve ihmaldir. Meşru gayeler uğrunda azimli olmak bir meziyettir. Bir âyet-i kerîme şu mealdedir: ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻋَﺰَﻣْﺖَ ﻓَﺘَﻮَﻛَّﻞَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻮَﻛِّﻠِﻴﻦَ "Azm edince de ALLAH'a tevekkül et, artık tereddüt etme. Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, tevekkül edenleri sever." {(): Ali İmran Suresi:159} 66- ﻋَﺸْﻖٌ =Aşk:Fazla sevgiden, ilgiden, birşey hakkında kalbin pek fazla alâka ve cazibe göstermesinden ibarettir. İnsanlar, maddeten veya manen güzel, lezzetli buldukları şeylere karşı kalblerinde bir meyil duyarlar. Bu meyil, ölçülü olursa"muhabbet",pek kuvvetli olursa"aşk"adını alır. İnsanlar, hoşlarına gitmeyen şeylere karşı da bir"nefret"duyarlar. Bu nefret ölçülü olunca"buğz",pek kuvvetli olunca da"makt"adıyla anılır. Mukaddes şeylere karşı olan meylin bir aşk derecesinde bulunması pek güzeldir. Fakat fani varlıklara, güzelliklere karşı aşk derecesinde olan meyil, kalbin zafiyetinden, düşüncenin noksanlığından ileri geldiği için kötüdür. Mukaddes şeyler hakkındaki aşka:"aşk-ı hakikî", "aşk-ı rahmani"denir. Fani, nefsani şeyler hakkındaki aşka da"aşk-ı mecazî", "aşk-ı himarî"denilir. Bu sebeple bu ikinci kısımdan kaçınmak her mütefekkir, yüksek himmetli insan için bir vazifedir. 67- ﻋِﺼْﻤَﺔٌ =İsmet:Masumluk, günahlardan kaçınmak melekesine sahip olmak, Hak Teâlâ'nın korkusuyla bütün çirkin şeylerden berî bulunmak demektir. Fena şeylerden uzak bir durumda bulunmak da ALLAH Teâlâ'nın bir koruması olduğundan bir ismet sayılır. İsmetin zıddı, mücrimlik, günahkârlık halidir. İnsanın asıl güzelliği, şerefi, sahip olduğu ismet sayesindedir. 68- ﻋِﻔَّﺔٌ =İffet:Namus, haramlardan kaçınmak, nefsi hayvanî arzulardan menetmek melekesi demektir. Zıddı fuhuştur. Namusa aykırı harekettir. Ruhların temizliği iffet iledir. İffetsiz bir şahıs, zehirli mikroplardan daha zararlı bir yaratıktır, kendisinden mutlaka uzaklaşmak lâzımdır. Nebiyyi Zişân Efendimiz (S.A.V): ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍِﻧِّﻰ ﺍَﺳَْﻠُﻚَ ﺍﻟْﻌِﻔَّﺔَ ﻓِﻰ ﺩُﻧْﻴَﺎﻱَ ﻭَﺩِﻳﻨِﻲ ﻭَﺍَﻫْﻠِﻰ ﻭَﻣَﺎﻟِﻰ "Yarabbi. Ben senden, dünyam, dinim, ehlim ve malım hakkında iffet dilerim." {(): Ebu Davud; Edep:109; No:5074; 2/739. A. b. Hanbel; No:4770; 2/25} diye dua buyurmuştur. 69- ﻋﻔﻮ =Afv:Bağışlamak, suçtan geçmek, günahkâr kimse hakkında müstehak olduğu cezayı bir lûtuf olarak terketmek manasınadır."Safh"da bir meseleden dolayı göz yummak, başa kakmamaktır ki af ile beraber kullanılır. Af ve safhın zıddı, intikamdır, cezalandırmaktır. İntikam ki, acı çıkarmak, fena bir muameleye karşı kalbini rahatlatmak için diğer bir fena muamelede bulunmaktan ibarettir, bazı şartlar dairesinde caiz olabilir. Fakat af ile muamele yapmak şüphe yok ki daha iyidir. Affın zevki, intikamın zevkinden daha fazladır. Bir hadîs-i şerifte: ﻣَﺎ ﺯَﺍﺩَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﺒْﺪًﺍ ﺑِﻌَﻔْﻮٍ ِﻻَﺎ ﻋِﺰًّﺍ "ALLAH Teâlâ, bir kula af sebebiyle izzetten başka birşey arttırmaz." {(): Müslim; Birr:19; No:2588; 4/2001} buyurulmuştur. Bir şahsa karşı kalben tutulan bir buğz ve öfke ve zarar vermek arzusuna da"kin"denilir ki, bu da çok kere insanlığa layık olmaz. Yalnız mukaddes şeylere düşman olanlara karşı kalpte ebedî bir kin ve düşmanlık beslenmesi icabeder. 70- ﻋَﻬِﺪْ=Ahd:Söz vermektir. Riayet edilmesi lazım gelen mukavele(sözleşme)ye de ahd denir. Ahde riayet, yapılması gerekli bir vazifedir. Ahde vefa etmemek bir zulümdür. İnsanlar ahidlerinde, sözlerinde durmalıdırlar, bunlardan mesuldürler. Verilen bir sözde meşru bir sebep olmaksızın durmamak, insanın kıymetini ayaklar altına alacak derecede bir noksanlıktır. Bir hadis-i şerîfte: ِﻥَّ ﺣُﺴْﻦَ ﺍﻟْﻌَﻬْﺪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟِْﻴﻤَﺎﻥِ "Ahdin güzelliği, yani ahde lâyıkıyla riayet edilmesi imandandır." {(): Buhari; Edep:23; No:5658; 5/2237} buyurulmuştur. 71- ﻓَﻀْﻞٌ ﻓَﻀِﻴﻠَﺔٌ =Fazl, fazilet:Üstünlüğe, kerem ve ihsana, ilim ve marifete"fazl"denir. İlim ve irfan itibariyle olan yüksek dereceye ve ahlâkî vazifelere riayet melekesine de"fazilet"denilir. Fazlın zıddı, kötülük, cimrilik-pintilik, cehalettir. Faziletin zıddı da rezalet, adilik-alçaklıktır. Faziletin çoğulu"fezail"dir.Hikmet, adalet, şecaat ve iffet sıfatlarına"fezail-i asliye"adı verilmiştir ki, bunlardan bir çok faziletler, doğar. İnsan fazl ile, fazilet ile vasıflanmalıdır, insanın şerefi ancak bu sayede temin edilmiş olur. 72- ﻓُﺘُﻮَّﺓٌ =Fütuvvet:Yiğitlik, insanın şerefi, kerem ve seha (cömertlik), dostların kusurlarına karşı bağışlama ile muamele demektir. Zıddı korkaklık, zillet, cimrilik, öfkedir. Fütuvvet, sahibini dine ve mürüvvete aykırı hallerden korur, fedakârlığa, yardımseverliğe sevkeder. Bu sebeple fütüvvetle vasıflanmaya çalışmalıdır. 73- ﻓَﺮَﺍﺳَﺔٌ =Feraset:Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi demektir. Feraset, iki türlüdür. Biri, bir nevi ilham eseridir ki, sebebi bilinmeksizin meydana gelir. Diğeri, bir kazanma eseridir ki, muhtelif tabiatlara vakıf olmak sebebiyle meydana gelir. Ferasetin zıddı, ahmaklıktır, zekâdan mahrumiyettir. Ferasetli kimselerin huzurlarında uyanık bulunmalı, edebe, fazilete aykırı şeylerden kaçınmalıdır. "Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar." {(): Tirmizi;Tefsir.(Hıcr); No:3138;5/88. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir: No:7497; 8/102} buyurulmuştur. 74- ﻗَﺪِﺭْﺩَﺍﻧْﻠِﻖْ =Kadirdanlık:Herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele yapmaktır. Zıddı kadirnâşinaslıktır. Sosyal hayatta kadirdanlığın büyük bir ehemmiyeti vardır. Kadir bilen milletler arasında ilim ve hüner sahipleri çoğalır, kadir bilmeyen milletler de bilgiden, marifetten mahrum kalırlar. Bir hadis-i şerifte: َﻧْﺰِﻟُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻣَﻨَﺎﺯِﻟَﻬُﻢْ "İnsanları mertebelerine indiriniz, yani herkese mevkiine göre muamele yapınız." {(): Ebu Davud; Edep:23; No:4842; 2/677. Müslim; Mukaddime; 1/6} buyurulmuştur. 75- ﻗَﻨَﺎﻋَﺔٌ =Kanaat:Kısmete razı olmak, yemek, içmek, gibi hususlarda iktisad, ölçülü olma dairesinde hareket etmektir. Zıddı israftır, saçıp savurmaktır, ihtirastır, aç gözlülük ile âdi bir hırstan ibarettir. Kanaati yanlış anlamamalıdır. Kanaat, mutlaka az ile yetinip tembellik içinde yaşamak değildir. Bilakis hırslı hareketlerden kaçınmak, başkalarının nimetlerine göz dikmeyip hakkına razı olmak, bir gönül huzuruyla yaşamaktır. Birçok hırsızlıklar, cinayetler kanaatsizliğin bir neticesidir. Bir hadîs-i şerifte: ﺍَﻟْﻘَﻨَﺎﻋَﺔُ ﻛَﻨْـﺯٌ ﻻﺎ ﻳَﻔْﻨٰﻰ "Kanaat, tükenmez bir hazinedir." {(): Beyhaki; Kitabü'z-Zühd; No:104; 1/88} buyurulmuştur. Gerçekten kanaatli bir kimse, işini yoluna koyar, başkalarına muhtaç olmaz, hazinelere sahipmiş gibi müreffeh, şerefli bir halde yaşar. Diğer bir hadîs-i şerifte: ﻋَﺰَّ ﻣَﻦْ ﻗَﻨَﻊَ ﻭَﺫَﻝَّ ﻣَﻦْ ﻃَﻤَﻊَ "Kanaat eden azîz, aç gözlü olan da zelil olur." {(): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} mealindedir. Herhangi bir hususta belli miktarı geçmek bir"israf"tır. Bir şeyi boş yere dağıtmak, lâyık olmayan yerlere sarfetmek bir saçıp savurmadır. Bir şeyin elde edilmesini adice, cimrilikle karışık bir tarzda isteyip durmak da bir"tama"dırki bunlar mutlaka kötü hasletlerdir."Hırs"agelince, bu da bir şey hakkında gösterilen fazla bir rağbet ve meyilden ibarettir ki, iki türlü olur. Biri, âdi şeyler hakkındaki hırstır ki kötüdür, kalbin fakirliğinden, zafiyetinden ileri gelir. Diğeri ise, yüksek, güzel şeyler hakkındaki hırstır ki, iyidir. Ruhun yüksek bir iradesine, yüceliğine delâlet eder. 76- ﻛَﺮَﻡٌ =Kerem:Cömertlik, şan ve şeref, kıymetli şeyleri kolaylıkla, gönül hoşnutluğu ile vermek demektir. Zıddı, cimriliktir. Kerem, yüksek fıtratta yaratılmış insanlara mahsus bir meziyettir. 77- ﻟُﻄْﻒٌ =Lûtuf:İyilik, güzellik, yumuşaklıkla, okşayışla muamele demektir ki, insanlık nişanesidir. Zıddı zulümdür, kaba, sert muameledir ki, insanlığa yakışmaz. Yaratılanlar hakkında gösterilen lütuf ve kerem, yaratanın muvaffak kılmasına, yardımına kavuşmaya bir vesiledir. 78- ﻟَﻄِﻴﻔَﺔٌ ﻣِﺰَﺍﺡٌ =Lâtife, mizah:Şaka ve hoş nükteli söz demektir. Zıddı, ciddiyettir. Sırf bir eğlence, bir iltifat olmak için yapılan ve hiç bir kimsenin hatırına dokunmayan latifeler caizdir. Yeter ki lâtif olsun, lüzumundan fazla olmasın. Latifenin çokluğu, gülmeyi artırır, kalbi öldürür, heybeti giderir, düşmanlığa sebep olur. Bir hadis-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺮَّﺟُﻞَ ﻟَﻴَﺘَﻜَﻠَّﻢُ ﺑِﺎﻟْﻜَﻠِﻤَﺔِ ﻳَﻀْﺤَﻚُ ﺑِﻬَﺎ ﺟُﻠَﺴَﺎﺋُﻪُ ﻳَﻬْﻮِﻱ ﺑِﻬَﺎ ﻣِﻦْ َﺑْﻌَﺪَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜُّﺮَﻳَّﺎ "İnsan bir söz söylerken bununla yanında bulunanlar gülüşür de, kendisi Süreyya yıldızından daha uzağa uçar gider." {(): İbn-i Hıbban; No:5716; 13/24} Yani şeref ve heybeti kaybolur. Bu sebeple o gibi latifelerden çekinmelidir. 79- ﻣُﺒَﺎﻫَﺎﺓٌ =Mübahat:Övünme, iftihar etme, maddî veya manevî bazı sebepler, vasıflardan dolayı iftiharda bulunmak demektir. Takdire lâyık, yüce şeylere mensup olmaktan dolayı mübahatta bulunmak caizdir. Fakat herhangi fani bir varlıktan dolayı mübahatta bulunmak, kendisini görmek, asla caiz değildir. Böyle bir hale"ucb", "gurur", "cahilane tefahur"denilir ki pek kötüdür. Bir hadîs-i şerifte: ﺛَﻼﺎﺙٌ ﻣُﻬْﻠِﻜَﺎﺕٌ ﺷُﺢٌّ ﻣُﻄَﺎﻉٌ ﻭَﻫَﻮًﻯ ﻣُﺘَّﺒَﻊٌ ﻭَﺍِﻋْﺠَﺎﺏُ ﺍﻟْﻤَﺮْﺀِ ﺑِﻨَﻔْﺴِﻪِ "Üç şey helak edicidir: Fazla cimrilik, uyulmuş heva, insanın kendisini görüp beğenmesi." {(): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:5448; 6/214} buyurulmuştur. 80- ﻣَﺘَﺎﻧَﺔٌ =Metanet:Esasen sağlamlık, dayanıklık manâsınadır. Istılâhda: "İnsanın fikrinde sabit, azminde kuvvetli, inancında köklülük sahibi olması demektir. Zıddı zaafiyettir, gevşekliktir. Hak uğrunda metanet göstermek kıymetli bir tabiat işidir. 81- ﻣﺪﺡٌ =Medh:Övmek, irade ile yapılan güzel işlerden dolayı dil ile yapılan övme demektir. Zıddı zemdir, yani birinin aleyhinde fena sözler söylemek, onun kötü hallerini meydana koymaktır. Medhe lâyık kimseleri medhetmek, toplum arasında faziletin, olgunluğun artmasına sebep olabileceği için güzeldir. Fakat medhe lâyık olmayanları medhetmek, hakikata muhalif, tabiata aykırı, başkalarını aldatmaya sebep olacağı için pek kötüdür. Bir hadis-i şerifte: ِﺫَﺍ ﺭََﻳْﺘُﻢُ ﺍﻟْﻤَﺪَّﺍﺣِﻴﻦَ ﻓَﺎﺣْﺜُﻮﺍ ﻓِﻰ ﻭُﺟُﻮﻫِﻬِﻢُ ﺍﻟﺘُّﺮَﺍﺏَ "Onu bunu medhedip duranları görünce yüzlerine toprak saçınız." {(): A. b. Hanbel; No:5651; 2/94} buyurulmuştur. Gerçekten şahsî bir menfaat düşüncesiyle lâyık olmayanları medhe kalkışanlar, böyle bir muameleye müstahaktırlar. Herhangi bir kimseyi haksız yere kötülemek de haramdır. 82- ﻣُﺪَﺍﺭَﺍﺓٌ ﻣُﻤَﺎﺷَﺎﺓٌ =Müdara, Mümaşat:Yüze gülmek, dıştan dostluk göstermek, insanlara karşı güzel muamelede bulunmak, başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve barış, iyilik üzere durmaktır. Meşru şekilde yapılanmudaragüzeldir, muvaffak olmaya bir sebeptir. Bir hadis-i şerifte: ﻣُﺪَﺍﺭَﺍﺓُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺻَﺪَﻗَﺔٌ "İnsanlara mudara bir sadakadır." {(): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de: ُﻣِﺮْﺕُ ﺑِﻤُﺪَﺍﺭَﺍﺓِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻛَﻤَﺎ ُﻣِﺮْﺕُ ﺑِﺎﻟْﻔَﺮَﺍﺋِﺾِ "Ben farzlar ile emrolunduğum gibi insanlara mudara ile de emrolundum." {(): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} meâlindedir. Fakat güzel bir akıbet düşüncesiyle olmaksızın herhangi bir kimsenin sadece mevkiinden veya servetinden dolayı yüzüne gülmek, kendisine müdarada bulunmak pek kötüdür. Böyle bir hale yaltaklanmak, dalkavukluk, yağcılık denir ki, insanlığa asla yakışmaz, dinen yasak, aklen kötüdür. 83- ﻣَﺤَﺒَّﺔٌ =Muhabbet:Sevgi, dostluk ve kendisinden lezzet duyduğu şeye ruhun meyletmesi demektir. Zıddı buğzdur, düşmanlıktır. Muhabbetler, iki türlüdür. Biri tabii ve yaratılıştan olan muhabbettir, insanın evlâdına karşı olan sevgisi gibi. Diğeri kazanılmakladır. İnsanın kendisinde olgunluk gördüğü bir insanı sevmesi gibi. Muhabbetler diğer bir bakımdan da iki türlüdür. Biri sebebi yok olan muhabbetlerdir. Bir kimseyi sadece dünyalığından dolayı sevmek ki, o dünyalık aradan kalkınca muhabbet de aradan kalkar. Diğeri, sebebi yok olmayan muhabbetlerdir. Herhangi bir şahsı sadece ALLAH için sevmek gibi. Bu türlü muhabbetler devam eder, işte ahlâkça bir fazilet sayılan muhabbetlerden maksad da bu türlü sevgilerdir. Bir hadis-i şerifte: َﺣَﺐُّ ﺍْﻟَﻌْﻤَﺎﻝِ ِﻟَﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟْﺤُﺐُّ ﻓِﻲ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟْﺒُﻐْﺾُ ﻓِﻲ ﺍﻟﻠّٰﻪِ "ALLAH Teâlâ'ya amellerin en sevgilisi, ALLAH için muhabbet, ALLAH için buğzdur." {(): A. b. Hanbel; No:20796; 5/146} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, ALLAH Teâlâ'nın sevdiği şeyleri sevmeli, sevmediği şeyleri de sevmemelidir. 84- ﻣَﺮْﺣَﻤَﺔٌ ﺭَﺣْﻢٌ =Merhamet, Rahm:Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresiz kimselerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmelidir. Bir hadis-i şerifte: ِﺭْﺣَﻤُﻮﺍ ﻣَﻦْ ﻓِﻲ ﺍْﻟَﺮْﺽِ ﻳَﺮْﺣَﻤْﻜُﻢْ ﻣَﻦْ ﻓِﻲ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ "Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsinler." {(): Beyhaki, Şuabü'l-İman; Salat:75; No:11048; 7/476} buyurulmuştur. 85- ﻣُﺮُﻭَّﺓٌ =Mürüvvet:Erkeklik, insanlığa uygun olan şeyi yapmak, güzel görünen şeyleri alıp kötülenmeye sebep olan hallerden kaçınmak demektir. Zıddı namertliktir. Açıkça yapılmasından utanılacak bir şeyi gizlice de yapmamak bir mürüvvet eseridir. Görülen bir iyiliği unutmamak ve fırsat düşünce karşılığında iyilik yapmak da bir mürüvvet eseridir. 86- ﻣُﺸَﺎﻭَﺭَﺓٌ =Müşavere:Danışma, bir hususun hayırlı olup olmadığını anlamak için münasip görülen kimse ile fikir alışverişinde bulunmak demektir. Zıddı kendi bildiğine gitmek, kendi başına iş yapmaktır. Müşavere bir sünnettir, insan, müşavere neticesinde aydınlanır, hatırına gelmeyen şeyleri hatırlar, ihtiyatlı bir tarzda hareket etmiş olur. Hodrey olan, yani yalnız kendi görüş ve fikriyle iş gören kimse ise, çok kere pişmanlık çeker. Bir hadis-i şerif: ﻣَﺎ ﺧَﺎﺏَ ﻣَﻦِ ﺍﺳْﺘَﺸَﺎﺭَ "İstişare eden zarar görmemiştir." {(): Acluni, Keşfül Hafa; No:2216; 2/188} meâlindedir. Şu kadar var ki kendisiyle müşavere edilecek şahıs, doğru sözlü, tecrübeli, kararsızlıktan, gururdan beri, düşünceden, kederden uzak bulunmalı ve kanaatini olduğu gibi söylemekten çekinmemelidir. 87- ﻣُﻌَﺎﻭَﻧَﺔٌ ﺗَﻌَﺎﻭُﻥٌ =Muavenet, taavün:İnsanların birbirine yardımda, hizmette bulunmaları demektir. İnsanlar, daima birbirinin yardımına muhtaçtırlar. İnsan, elinden gelen yardımı akrabasından, dostlarından, vatandaşlarından esirgememelidir. Şu kadar var ki yardımlar, meşru hususlarda olmalıdır. Meşru olmayan hususlardaki yardımlar birer günahtır, birer zarardır. Netekim Kur'an-ı Kerim'de: ﻭَﺗَﻌَﺎﻭَﻧُﻮﺍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺒِﺮِّ ﻭَﺍﻟﺘَّﻘْﻮٰﻯ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻌَﺎﻭَﻧُﻮﺍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟِْﺜْﻢِ ﻭَﺍﻟْﻌُﺪْﻭَﺍﻥِ "Birbirinize ihsan ve takva üzere yardım ediniz, günah ve düşmanlık üzere yardım etmeyiniz." {(): Maide Suresi: 2} diye buyurulmuştur. 88- ﻣﻨَّﺔ =Minnet:İyilik etmek manasına geldiği gibi, yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak manasına da gelir. Bu ikinci manaya olan minnet, fena bir haslettir, yapılan iyilikleri mahveder. Nitekim bir âyet-i kerîmede: ﻳَﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎ ﺗُﺒْﻄِﻠُﻮﺍ ﺻَﺪَﻗَﺎﺗِﻜُﻢْ ﺑِﺎﻟْﻤَﻦِّ ﻭَﺍﻻﺎَﺫٰﻯ "Ey müminler sadakalarınızı minnetle, eziyet vermekle iptal etmeyiniz." {(): Bakara Sûresi; 264} buyurulmuştur. Ancak iyilik edilen kimse nankör olursa o halde ona karşı minnet etmek, uyanmasına, nankörlüğe son vermesine belki sebep olur diye caiz görülebilir. 89- ﻧَﺎﻣُﻮﺱٌ =Namus:Irz, iffet, edep, haya, emniyet ve istikamet gibi faziletlerin tamamından oluşan pek kıymetli bir haslettir. Şeriata, kanuna da namus denir. Cibril-i Emin'e"Namus-u ekber"denilmiştir. Namusun zıddı iffetten, istikametten mahrum bulunmaktır. Namus, sabit bir hakikattır, onun bunun anlayışına tabi değildir. İslâm ahlâkına, adabına aykırı olan herhangi bir şeyin namus vasfıyla ilgisi yoktur. Bu sebeple o gibi şeylerden kaçınmak lâzımdır. 90- ﻧِﻔَﺎﻕٌ =Nifak:İki yüzlü olmak, dil ile imanlı veya dost görünüp kalpte kafirliği veya düşmanlığı gizlemek manasınadır. Böyle bir insana"münafık"ve"ikiyüzlü"denir. Bir hadîs-i şerifte ﺫُﻭ ﺍﻟْﻮَﺟْﻬَﻴْﻦِ ﻻﺎ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺟِﻴﻬًﺎ "İki yüzlü olan kimse ALLAH katında bir mevki sahibi olamaz." {(): Buhâri; Ahkam:27; No:6757; 6/2626} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, samimî olmalı, dili kalbine, sözü özüne uygun bulunmalıdır. 91- ﻧَﻤِﻴﻤَﺔٌ =Nemime:Söz götürme, koğuculuk yapma, bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir fitne-fesat maksadıyla kendisine ulaştırma demektir ki, pek kötü bir huydur. Bu yüzden nice dostların arası açılır, nice düşmanlıklar yüz gösterir. Bir hadîs-i şerifte: "Nemmam, koğucu olan, cennete giremez." {(): Tirmizi; Birr:79; No:2026; 4/375} buyurulmuştur. Yani öyle bir müslüman, azaba müstahak olur, doğrudan doğruya cennete girmeye lâyık olmaz. Ne büyük tehdid!... Böyle çirkin bir hasletten ALLAH Teâlâ'ya sığınırız. 92- ﻭَﻋْﺪٌ =Va'd:Söz vermek, söz verilen şey, bir kimsenin yapacağına dair söz vermiş olduğu husus demektir. İnsan, lüzum görülmedikçe bir şeyi vadetmemeli, vadedeceği takdirde "İnşALLAH" demelidir. Çünkü daha sonra vadini yerine getiremezse, mesul bir durumda kalmış olur. Bir hadîs-i şerifte: " ﺍَﻟْﻮَﻋْﺪُ ﺩَﻳْﻦٌ "Va'd borçtur" buyurulmuştur. Bu sebeple va'di yerine getirmek, bir insanlık vazifesidir. 93- ﻭَﻓَﺎﺀٌ =Vefa:Verilen sözü yerine getirmek, borcu ödemek, dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip mesûliyetinden çıkmak demektir. Bu pek şerefli bir vazifedir. Zıddı olan "hulf" yani sözde durmamak, ahde riayet etmemek ise, haramdır. Eski dostluğu muhafaza etmeye de"vefakârlık"denir. İnsan, vefalı olmalı, dostlarını, eski hukuku unutmamalıdır. 94- ﻭَﻗَﺎﺭٌ =Vakar:Ağırbaşlı olmak, yapılacak işlerde dikkatli ve ihtiyatlı olmaktır. Zıddı, şiddettir, hafifliktir. Samimî olan vakar, insanın kıymetini yükseltir. Bunun alâmeti, dışarıda ve tenhada müsavi bir hal üzere bulunmaktır. Hafiflik ise, insanın şerefini yok eder. Vakar, bir kibirlilik hali değildir. Bilakis tefekkürden, şerefi muhafaza duygusundan, ilim ile hilmin kuvvetinden ileri gelir. Hafiflik ise, anlayışsızlık ve az akıllılık nişanesidir. Lüzumsuz yere öteye beriye bakıp durmak veya gidip gelmek, bazı uzuvları oynatmak, her söze bir ehemmiyetle kulak vermek, lüzumsuz sualler sormak, sualde ve cevapta acele davranmak, elbiseye, endama lüzumundan fazla çeki düzen vermek, bunların hepsi bir hafiflik eseridir. Bu sebeple insan, bu gibi hafiflik sayılacak şeylerden kendisini korumalıdır. 95- ﻫِﻤَّﺔٌ =Himmet:Yüksek bir irade, kalbin bütün ruhanî kuvvetleriyle ALLAH Teâlâ'ya ve diğer mukaddes gayelere yönelmesi demektir. Zıddı, adi karakterli, basit şeylere rağbet göstermesidir. İnsan himmetine göre yükselir, "himmetin yüksekliği imandandır", yüksek gayelere yetişmek arzusu, büyük bir himmetin nişanesidir. Daima mirat-ı ulviyyata nasb-ı dikkat et, Gözlerinden in'ikas-ı nur-i himmet parlasın. (Daima yükseklerde bulunan aynaya gözlerini dikmeye bak ki, Gözlerinden himmet nurunun yansıması parlasın.) 96- ﻳُﺴْﺮٌ =Yüsr:Kolaylık, zenginlik, bir şeyin yapılması veya yapılmaması hususundaki kolaylık demektir. Zıddı,usrdur,çetinliktir. Müslümanlıkta kolaylık, bir esastır. Resul-ü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz: ﺑَﺸِّﺮُﻭﺍ ﻭَﻻﺎ ﺗُﻨَﻔِّﺮُﻭﺍ ﻭَﻳَﺴِّﺮُﻭﺍ ﻭَﻻﺎ ﺗُﻌَﺴِّﺮُﻭﺍ "Müjdeleyiniz, nefret vermeyiniz. Kolaylık gösteriniz, güçleştirmeyiniz." {(): Buhari; İlim:11; No:69; 1/38 - Müslim; Cihad ve Siyer:3; No:1732; 3/1358} diye emretmiştir. Bu sebeple insanların kalplerini sevindirmek, insanların nefretine sebep olacak şeylerden kaçınmak, insanlara her işte kolaylık göstermek bir esastır. Bir hadîs-i şerif de: ﺍَﻟﺪِّﻳﻦُ ﻳُﺴْﺮٌ ﻭَﻟَﻦْ ﻳُﻐَﺎﻟِﺐَ ﺍﻟﺪِّﻳﻦَ ﺍَﺣَﺪٌ ﺍِﻻَﺎ ﻏَﻠَﺒَﻪُ "Din kolaylıktan ibarettir, din ile galebe yarışına çıkan herhangi bir kimseye din, mutlaka galip gelir." {(): Buhari; İlim:28; No:39; 1/23 - Nesai; İman:28; No:5034; 8/122} mealindedir. Artık mukaddes İslâm dininin bütün beşeriyet için rahmet olan bu mübarek mahiyetini güzelce bilmeli, onun her yönüyle tatbiki mümkün ve kolay olan emirlerine, hükümlerine hakkıyla riayet etmeli, onun gösterdiği açık, geniş, nuranî yolu takibe çalışmalıdır. İnsan, ancak bu sayede selâmete, hidayete, saadete kavuşur. Bizleri böyle yüce bir dine nail etmiş olan Ezeli Mabudumuza, Kerîm yaratıcımıza ne kadar şükredecek olsak, yine kulluk vazifemizin yüzbinde birini yerine getirmiş olamayız. Ancak onun ezelî, ebedî olan dergâh-ı izzetine sığınarak kusurlarımızın, günahlarımızın bizlere bağışlanmasını hazîn bir kalp ile, aciz bir dil ile istirham eder, aflarına, keremlerine nail olmayı, şu aciz, günahkar yalvarma-yakarmalarımızla niyaz eyleriz. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ﻭَﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻭَﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﻟِﻪِ ﻭَﺻِﺤْﺒِﻪِ ﺍَﺟْﻤَﻌِﻴﻦَ "Bütün hamdü senalar alemlerin Rabbi ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Salat ve selam Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e, O'nun âli ve ashabı, hepsinin üzerine olsun!"