Risale-i NurBarla Lâhikası

Sâniyen:

Barla Lâhikası · s.291

Lafza-i Celal'in manidar ve münasebetdar tevafukatını temaşaya koyulduk. Bu tevafukat, ihtiyarsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrae edilen kısımlar ve tevazün ettirilen adedler, o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişaf, ruhumuza bir gıda veriyordu. Dikkatimizi artırmak için yan yazı ile yazılan, Kur'an-ı Kerim'in 150 sahifesine kadar 7, 8 adedler tevafukatını muhafaza ederek 51 defa gelmesi, mektubun nihayetini asel (bal) ile bağlıyordu. Ne kadar garibdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sırada kardeşlikleri birdir ve hem de sahifede gösterdikleri rakamla tevafukları birdir. Ey sevgili Üstad! Cenab-ı Hak sizden çok razı olsun, yeni yeni meyveler ve fakihelerle tagaddi suretiyle takviye-i ezhana, hem de def'-i cû' sureti ile ızdırablarımızı teskine vasıta oluyorsunuz.

Hüsrev

(Hüsrev'in fıkrasıdır) Sevgili Üstadım, aziz hocam, efendim hazretleri! El ve eteklerinizden öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duacıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmaline muvaffak olabildiğim Yirmialtıncı ve Onuncu Cüz'leri ve Kur'an-ı Kerim'in tamamen yazılmasından mütevellid sürurlarımı ifade eden şu arîzamı takdim ediyorum. Sevgili Üstadım! Bu hususta maruz kaldığım, o Furkan-ı Ezelî'nin bazı inayatından bahsetmekliğime müsaade edilmesini rica ederim. Şöyle ki: Lafza-i Celal ve Lafz-ı Rab tevafukatı ile, kelime tevafukatını muhafaza etmek suretiyle bir Kur'an-ı Kerim yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz'ün başlangıcında, o kadar müşkilâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi yeis, şevkimi fütur doldurmuştu. Esasen Arabî hattımın hiç olmaması, ye'simi teşdid, füturumu tezyid ediyordu. Sevgili Üstadım, bu hal çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım halde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakıyet iken, Kur'an-ı Azîmü'l-Bürhan'ın yardımı imdadıma yetişti. Müşkilâtın yerini sürur, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyahut gurubun olmamasını temenni ediyordum. Bazan olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazan olur, yazılması gayet güç sahifelere, Kur'an'dan istimdad ederdim. Gayet kolaylıkla, o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazan en kolay yazılacak sahifelerde, istimdadı bırakırdım. Elimde kalem güya yazı yazmakta izhar-ı acz ederdi. Hattâ bazan yanlış yazarak sahifeleri tebdil ettiğim olurdu. Bu kadar teshilat arasında, Arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci defaki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me'yus oldum. Sonra da sevincimden mesrurane şükürler ettim. Kur'an'da mevcud tevafukatı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümidin fevkinde bir terakkiyat gördüm. Bu esnalardaki inayetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vuku buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arzedeceğim. Şöyle ki: En son yazdığım Sure-i Tevbe'nin 197'nci sahifesinde altı Lafza-i Celal mevcud, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım. ﺳَﻴَﺮْﺣَﻤُﻬُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﺰ۪ﻳﺰٌ ﺣَﻜ۪ﻴﻢٌ âyet-i celilesindeki iki tane Lafza-i Celal, tevafuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Vaktâki ﻓَﻤَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ daki Lafza-i Celal'i yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir iki bir tevafuk olsun dedim. Ben tevafuk edecek Lafza-i Celal'e yaklaştıkça, Lafza-i Celal'ler tevafuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet hal-i hazır vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198'inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197'nci sahifede tevafuk harici bir satırdaki iki Lafza-i Celal, 198'inci sahifede aynı satır üzerindeki iki Lafza-i Celal ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199'uncu sahifede pek cüz'î bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir Lafza-i Celal'in üstünde olduğunu gördüm. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻫٰﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑّ۪ﻰ diyerek, Cenab-ı Hakk'ın benim gibi alîl ve pek çok masiyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum. Bu inayet ve muvaffakıyetler, fazilet ve mübecceliyette her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyaz bir ziya ve nevvar bir azametle, yirmisekiz bin âleme imamlık eden, ders veren o Furkan-ı Ezelî'nin hadsiz kerametlerinden bir kerameti ve nihayetsiz mu'cizelerinden kıvılcım-misal küçük bir lem'ası idi. Cenab-ı Hak dergâh-ı izzetinde kabul buyursa, benim gibi zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusurlu, âciz bir abd için, ne büyük bir saadet. İşte sevgili Üstadım! Himmet-i âlîniz ki ve ﻟَﻮْﻻﺎﻙَ ﻟَﻮْﻻﺎﻙَ ﻟَﻤَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻻﺎَﻓْﻼﺎﻙَ hitab-ı izzetine mazhar olan menba'-ı füyuzat Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin himemat-ı kudsiyeleriyle ve refik olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kerametleriyle ve Cenab-ı Vâcibü'l-Vücud Hazretlerinin müsaade ve lütufları sayesinde ve yine onların rızası uğrunda, ümmet-i Muhammed için vasıta olup yazdırılan bu Kur'an-ı Kerim'i size takdim ederken; fakir talebeniz size ciddî bir talebe, hakikî bir kardeş, mutî' bir evlâd ve Peygamber-i Zîşan Efendimiz hazretlerine ümmet ve Hallak-ı Kerim'e de kemter bir kul olabilmek dilekleriyle, el ve eteklerinizden kemal-i ta'zim ve hürmetle öperim Efendim Hazretleri.

Fakir Talebeniz

Ahmed Hüsrev

(Milas'lı Halil İbrahim'in fıkrasıdır) Efendim! İsterim ki Yirmiyedinci Mektub'un tatlı sadâları içerisinde benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhat o maden-i esrar bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsifinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyan eden manalar çoktur. Lâkin her nedense, lisan hissiyatımın tercümanı olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; elimde mevcud risaleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risale-i Nur eczaları bir şecere-i nuraniyedir ki, dalları aktar-ı arza neşr-i envâr ediyor ve ilâ-nihaye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semadaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risale-i Nur eczaları da öyledir. Ve zulmette nura ihtiyaç ne ise, Risale-i Nur eczaları da odur. Bahr-i dalalet mevcleri arasında, sefine-i Nuh (A.S.) necat verir; her kim dâhil olsa, tufan-ı maasiden halâs bulur. Risale-i Nur eczaları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhanesinde bir bahardır ve bahar kadar letafetlidir ve canbahştır. Ve ölmüş arza o bahar vasıtasıyla hayat verildiği gibi, Risale-i Nur eczaları da ölmüş arz kulûblere taze hayat verir. Risale-i Nur eczaları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i safilînden, a'lâ-i illiyyîne yükseltir. Otuzüçüncü Söz'ün Yirmidördüncü Mektubu ve emsalleri, insanın ruhunda inşirah hasıl ediyor. Ve kalbinde Sâni'-i Hakîm'in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczaları, insanın sıkıntılı vaktinde imdadına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Ve elhasıl: Risale-i Nur eczaları hakkında her ne desem, yine o Nur'a karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar. ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ

Kardeşiniz

Halil İbrahim (R.H.)

(Hulusi Bey'in fıkrasıdır) Bugün hayreti mûcib, nazara cazib, dikkati câlib, manası latîf, tertibi zarif, tevafuku nazif, envârı zahir, i'cazı bahir, zübde-i bürhan, erkân-ı iman, bir lem'a-i i'caz-ı Kur'an olan ve mübarek Hüsrev'in çok mükemmel bir tarzda istinsah ettiği Yirmidokuzuncu Söz ile, melfufu cidden çok mühim mes'eleleri câmi' ve bedî' cevabları hâvi Onaltıncı Lem'ayı ve benim gibi tenbellere mükemmel bir ders-i ikaz olan mektubu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrum kaldığım Nurlara kavuşmaktan mütevellid nimete mazhariyetten dolayı, Cenab-ı Hallak-ı Rahîm'e teşekkürden âcizim. Orada kardeşlerimizden beş nevi ibadet hakkındaki izahları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur'ana, imana, Nur'a, hakaika müteveccih halime baktım ve kanaatlarımı yokladım. Ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanaat getirmiştim. 1- Ehl-i dalalete karşı mücahede ﺍِﻥْ ﺗَﻨْﺼُﺮُﻭﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳَﻨْﺼُﺮْﻛُﻢْ ﻭَﻳُﺜَﺒِّﺖْ ﺍَﻗْﺪَﺍﻣَﻜُﻢْ 2- Neşr-i hakikatte üstada yardım ﻭَﺗَﻌَﺎﻭَﻧُﻮﺍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺒِﺮِّ ﻭَﺍﻟﺘَّﻘْﻮٰﻯ ٭ ﻭَ ﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَ ﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ 3- Müslümanlara iman cihetinden hizmet: ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦَ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻻﺎِﺳْﻼﺎﻡُ٭ ﻭَﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍ٭ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻨُﻮﻥَ ﺍِﺧْﻮَﺓٌ gibi âyetlerle ﺍَﻟﺪّ۪ﻳﻦُ ﺍﻟﻨَّﺼ۪ﻴﺤَﺔُ ﺍَﻟﺪّ۪ﻳﻦُ ﺍﻟﻨَّﺼ۪ﻴﺤَﺔُ ﺍَﻟﺪّ۪ﻳﻦُ ﺍﻟﻨَّﺼ۪ﻴﺤَﺔُ hadîs-i şerifi. 4- Kalemle ilmi tahsil. ﻥٓ ﻭَﺍﻟْﻘَﻠَﻢِ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺴْﻄُﺮُﻭﻥَ Madem ki hakikat ilmi tedris edilmiyor. Elbette mahfî hikmetlere binaen mahdud insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi derslerin ciddî tahsili için, bilhâssa okuması yazması olanların bizzât yazmak suretiyle, bu neticeyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak; okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlub istifadenin temin edileceği muhakkaktır. 5- Bir saatı bir sene ibadet hükmüne geçecek tefekkür: Evet Nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim hepimizin meşhudu olmuştur. Sözler'deki hakaikı tefekkür, aynen Kur'an'ın künuzunu manen taharridir ki; Fettah ismi imdada yetişerek, öyle muhayyirü'l-ukûl kapılar açıyor ki, zevkine nihayet bulunmuyor. Perdesiz, vasıtasız Kur'an'a bakınca, zülâl gibi hakaikın tecelli ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semada bedirlenmiş kamer gibi müşahede olunuyor. Benim gibi bir isyankârın vaziyeti, hali, kabiliyeti, istidadı aslâ müstaid değilken, Allah-ü Zülcelal'in nihayetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inayeti ile, iki kerre iki dört kat'iyyetinde kat'î kanaatım gelmiştir ki; Hazret-i Gavs'ın ve onun üstadı, iki cihan fahri Nebiyy-i Efhamımız (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerinin dua ve himmetleri, Hazret-i Kur'anın şakirdleri üzerindedir. Sû'-i ihtiyarımızla bozmazsak, bu himayet ve sahabet elbette devam edecektir, kat'î kanaat ve imanındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur'un şeref-i vürudları ve feyizleri, inşâallah içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazandaki Leyle-i Kadr'in ihya edilmiş sevabını verir ve rıza-yı Samedanîye mazhariyetle, saadet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur. Ey üstadımın bu fâni âlemde arkadaşları! İnşâallah âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan aziz ve kıymetli kardeşlerim! Şu anda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Hazret-i Üstad'ın gösterdiği yol, aynen Kur'an'ın cadde-i kübrasıdır; ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütur getirmeyelim. Sermayesi yalan ve yalancılık olan siyaset propagandaları, sû'-i kesbimiz ile kazanılan ve bugün tevarüs edilen fena şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullaha müdahaleye cesaret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb-i hilkatimiz; seyyidimizi, yaratanımızı, râzıkımızı bilmek ve bulmaktır. Hülâsa-i mevcudat olan Peygamberimiz vasıtasıyla inzal ve ikram buyurulan Kur'an'ın ahkâmına ve o Hazret'in sünnetine tevfik-i harekete bezl ü gayret edelim. İşte o Nur elimizde mürebbi, yanımızda muarrif. Aramızda Nurları neşre, mürebbi ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazife-i ubudiyeti yapalım, netice-i mükâfatı Hâlık-ı Rahîmimize bırakalım. Yekdiğerimize en büyük yardım olan duayı da esirgemeyelim. Zühre, Habbe, Katre ve Zeyli'nin Arabî bir nüshası bu fakire ihda buyurulmuş, bir gün tercümesinin de yapılacağına işaret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi Arabî bilmeyen kardeşlerin manevî arzuları, Zühre'nin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arzedeceğim: