Sâlisen:
Barla Lâhikası · s.317
Mektubunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecid'e veriyorsun. Aziz kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiçbirisi benim Hulusi'me yetişmiyor. O mektublar -ekseriyet-i mutlaka- senin namınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecid ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütalaa etmek için onu da teşrik et, diye bir mektubda demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve vâlidene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve dua ederim, dualarını isterim. ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
Kardeşiniz
Said Nursî
21 Ramazan-ı Şerif (Abdülmecid'e yazılan mektubu, senin mektubunun içine koydum, ona gönderiniz.)
(Biraderlerine yazdıkları mektubdan) Eğer ahval-i ruhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümandır. Bir şâirin dediği gibi derim: (Ney) gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim. Tâ nefes var ise, kuru cismimde feryad eylerim. Bir ticaret kılmadım, nakd-i ömür oldu heba, Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber. Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenha garib, Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber Evet geçmiş ömrü israf ettik, zayi' ettik. Çok mübarek zâtlar, ahbablar kaybettik, yalnız kaldım. O mübareklerle beraber âhirete çalışmadım.
Yirmisekizinci Mektub'un Sekizinci Mes'elesinin İkinci Nüktesi Eğer denilse: Şu tevafukat-ı gaybiye eğer bir meziyet-i belâgat olsa idi, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan belâgatların enva'ından en ileride olduğu gibi, bu nevide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet-i belâgat değil, neden büyük bir ikram-ı İlahî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nevi tesadüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevab:
Kur'an-ı Hakîm ﺍِﻧَّﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﺍﻟﺬِّﻛْﺮَ ﻭَ ﺍِﻧَّﺎ ﻟَﻪُ ﻟَﺤَﺎﻓِﻈُﻮﻥَ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde manen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkal edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nevi tevafukat-ı müteşabihe, Kur'an-ı Hakîm'de çok ileri gitmemiştir. Ehl-i hıfza, rahmet içinde mutabık-ı mukteza-yı hal bir manevî belâgatı, bu meziyet-i belâgatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun manaları ifade etmesi gibi. Hem şu tevafukat-ı belâgat olmasa da, madem içinde eser-i kasd ve şuur görünür; kasd ve şuur ise, bilmüşahede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest-i gaybînin tanzimiyledir. Ve o dest-i gaybînin bu tarz müdahalesi ise, alâmet-i kabuldür ve rızaya emaredir. Ve bu emare de remz eder ki; yazılan hakikatlar kusursuzdur, hak bir surette gösterilmiştir. Amma sair kitablarda şu nevi tevafukat bulunuşu tesadüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuurlu tevafukat-ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuursuz tesadüfe havale edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanaat verir ki, tesadüf karışamaz, haddi değildir. Çünki misil olarak iki-üç kelime bulunur; birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zahiren bir kasdı irae ediyor. Meselâ: Şimdi bakıyoruz, şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim-i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir. Hem işaret-i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitabda bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ: Nasılki belâgat-ı Kur'aniye derece-i i'caza vâsıl olduğu için, bir mu'cize-i risalet olduğu halde; sair ehl-i belâgatın umum kitablarında, derecatlarına göre belâgat vardır. Onlarda belâgat bulunması, i'caz-ı Kur'an'a münafî olamaz. Öyle de i'caz-ı Kur'an'ın yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nevi ikram-ı İlahî nev'inden, Kur'an'ın bir nevi tefsiri olan Sözler'de, hakaik-i Kur'aniyenin hüsn-ü intizamına işareten görünüp tecelli etmesine, sair kitablarda tevafukatın bulunması zarar vermez. Çünki o dereceye yetişmezler. Çünki Sözler'deki o nevi tevafukat, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanaat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarıyla da olmamıştır. Belki nakşî bir nevi Kur'an i'cazının gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nevi ikram-ı İlahî suretinde temessül ediyor. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻫٰﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑّ۪ﻰ