Eğer desen:
Barla Lâhikası · s.272
Ne için ehl-i küfür ve dalalet dünyada ehl-i hidayete galib oluyor?
Elcevab:
Çünki küfrün divaneliğiyle ve dalaletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle ebedî elmasları satın almak için verilen letaif ve istidadat-ı insaniye sermayesini, fâni şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve camid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en a'lâ cam ve en eclâ cemed alınır. Bir vakit elmasçı zengin bir adam divane olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altun verir. O zengin divaneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir, hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altun alıyorlardı. Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükela ve ümera-yı askeriye zanneder. şahane emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itaat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar. İşte küfür bir divaneliktir, dalalet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki; bâki meta' yerine fâni meta'ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalaletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye, bir sene inad eder. Evet küfrün divaneliğiyle, dalaletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalalet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez. ﺭَﺑَّﻨَﺎ ﻻﺎ ﺗَُﺎﺧِﺬْﻧَﺎ ﺍِﻥْ ﻧَﺴِﻴﻨَٓﺎ ﺍَﻭْ ﺍَﺧْﻄَﺎْﻧَﺎ BEŞİNCİ MES'ELE: Mühim bir sırr-ı âyet: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan mecmuu mu'cize olduğu gibi, her bir suresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a-yı i'cazı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahabeden bahseden âhir-i Sure-i Feth olan âyeti ki ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ dan başlar, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmekle beraber, sahabenin tabakat-ı meşhuresinin ki Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi şöhretgir-i âlem tabakatın esmasının adedine işaret ediyor ve şu âyetten evvelki ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍَﺭْﺳَﻞَ ﺭَﺳُﻮﻟَﻪُ âyeti altmışüç harf olduğundan ömr-ü nebeviyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevî'nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi ikiyüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, Şüheda-yı Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud Şühedasından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır. Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber, ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâ'dan dördüne işaret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffa'nın esmasına ne derece muvafık aded göstermesine, gelecek hurufata dikkat et: Hemze lafzî (9) gayr-ı melfuzu (15) muvafık geliyor. ﺏ (4) ﺕ (8) ﺙ (2) muvafık, ﺝ (8) muvafık, ﺡ (3) ﺥ (10) ﺩ (6) ﺫ (3) muvafık, ﺭ (16) muvafık, ﺯ (6) muvafık. Uhud ve Suffa'dan ﺱ (7) muvafık, Suffa'dan ﺵ (2) muvafık, Suffa'dan ﺹ (2) muvafık, Bedir'den ﺽ (2) muvafık, Suffa'dan ﻁ (1) ﻅ (3) Uhud'da Abadile-i Seb'a, Hulefa-yı Selâse ﻉ (10) muvafık, Suffa'dan ﻍ (6) ﻑ (14) ﻕ (1) muvafık, Bedir'de ﻙ (6) ﻝ (34) ﻡ (24) muvafık, ﻥ (16) muvafık, ﻫـ (16) ﻭ (15) ﻯ (12) muvafık, ﻻ (2) elif (18) muvafık. İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud'da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakatın adedine muvafıktır. Meselâ, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi tabakat-ı meşhureye. Hem cây-ı dikkattir ki: ﺛُﻢَّ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺍﻟْﻐَﻢِّ ﺍَﻣَﻨَﺔً ﻧُﻌَﺎﺳًﺎ âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecaiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın tekraratı acib bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin manasını teyid ederek, bahsettiği sahabelerin esmasına bakıyorlar. Evet şu âyet-i kerime cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı manaya işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıdları da Ashabın sıfât-ı meşhuresine bakar. O sıfâtı göstermekle, o sıfât sahiblerine parmak basıyorlar. Meselâ: ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣَﻌَﻪُ daki maiyet-i hâssa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekiri's-Sıddık'ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hâssa ile başına parmak basıyor. ﺍَﺷِﺪَّٓﺍﺀُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻜُﻔَّﺎﺭِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe-i kat'iyyesi ile şöhret-şiar olan Hazret-i Ömer'i âyine gibi gösterir. ﺭُﺣَﻤَٓﺎﺀُ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ şefkat-i rahîmane ile meşhur-u enam olan Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'e parmak basıyor. ﺗَﺮٰﻳﻬُﻢْ ﺭُﻛَّﻌًﺎ ﺳُﺠَّﺪًﺍ kaydıyla, rüku' ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyyi'l-Murtaza'ya işaret ediyor. ﻳَﺒْﺘَﻐُﻮﻥَ ﻓَﻀْﻼﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺭِﺿْﻮَﺍﻧًﺎ cümlesiyle Ehl-i Biat-ı Rıdvan'a, ﺳ۪ﻴﻤَﺎﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻭُﺟُﻮﻫِﻬِﻢْ ﻣِﻦْ ﺍَﺛَﺮِ ﺍﻟﺴُّﺠُﻮﺩِ Ashab-ı Suffa'ya, ﺫٰﻟِﻚَ ﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟﺘَّﻮْﺭٰﻳﺔِ fukaha ve ulema-i Sahabeye, ﻭَﻣَﺜَﻠُﻬُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎِﻧْﺠ۪ﻴﻞِ Ashab-ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir'deki Sahabelerin namdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, Enbiyadan sonra benî-Âdem içinde en yüksek, en namdar, en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüchaniyetleri, menşe'-i imtiyazları ve maden-i meziyetleri olan secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muamelât-ı galiyeye o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işaret ediyor. O kayıdlarla diyor ki: Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenab-ı Hakk'a karşı rüku' ve secdede kemal-i itaattadırlar. Her işlerinde Cenab-ı Hakk'ın rıza ve fazlını kasdederek kemal-i ihlastadırlar. Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil'i işhad ederek mu'cizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde hârikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizane mazi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye ile Sahabelerin i'cazkâr ahvalini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-yı i'cazı gösterir ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik. İşte madem şu âyet hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mana-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acibeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı? ALTINCI KÜÇÜK BİR MES'ELE: Otuzüç aded Sözler'in ve otuzüç aded Mektublar'ın mecmuuna Risaletü'n-Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle karyem Nurs'tur, merhume vâlidemin ismi Nuriye'dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir, Kādirî üstadım Nureddin. Kur'an üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitablarımı en ziyade izah ve tenvir eden Nur misalidir. Kur'an-ı Hakîm'deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻧُﻮﺭُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻣَﺜَﻞُ ﻧُﻮﺭِﻩ۪ ﻛَﻤِﺸْﻜٰﻮﺓٍ âyetidir. Hem hakaik-i İlahiyede müşkilâtımın ekserîsini halleden esma-i hüsnadan Nur ism-i nuranisidir. Hem Kur'an'a şiddet-i sevk ve inhisar-ı hizmetim için hususî imamım Zinnureyn'dir. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﻳَﺎ ﻧُﻮﺭَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻣُﻨَﻮِّﺭَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻣُﺼَﻮِّﺭَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻣُﻘَﺪِّﺭَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻣُﺪَﺑِّﺮَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻗَﺒْﻞَ ﻛُﻞِّ ﻧُﻮﺭٍ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻧُﻮﺭًﺍ ﺑَﻌْﺪَ ﻛُﻞِّ ﻧُﻮﺭٍ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻓَﻮْﻕَ ﻛُﻞِّ ﻧُﻮﺭٍ ٭ ﻭَﻳَﺎ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻟَﻴْﺲَ ﻣِﺜْﻠَﻪُ ﻧُﻮﺭٌ ٭ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻳَﺎ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻻﺎَﻣَﺎﻥُ ﺍﻻﺎَﻣَﺎﻥُ ﺍَﺟِﺮْﻧَﺎ ﴾ﻭَ ﻋَﻠ۪ﻰ﴿ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﻭَ ﺍَﺩْﺧِﻠْﻨَﺎ ﴾ﻭَ ﺍَﺩْﺧِﻞْ ﻋَﻠ۪ﻰ﴿ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ ﻣَﻊَ ﺍﻻﺎَﺑْﺮَﺍﺭِ ﻭَ ﻧَﻮِّﺭْ ﻗُﻠُﻮﺑَﻨَﺎ ﻭَ ﻗَﻠْﺒَﻪُ ﻭَ ﻗُﺒُﻮﺭَﻧَﺎ ﻭَ ﻗَﺒْﺮَﻩُ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﺭِ ﺍﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻳَﺎ ﺭَﺣ۪ﻴﻢُ ﻳَﺎ ﻏَﻔَّﺎﺭُ ﻭَ ﺻَﻞِّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ۨﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﺎﺭِ ﻭَ ﺍٰﻟِﻪِ ﺍﻻﺎَﻃْﻬَﺎﺭِ ﻭَ ﺻَﺤْﺒِﻪِ ﺍﻻﺎَﺧْﻴَﺎﺭِ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ
Said Nursî
--
(Hulusi Bey'in sualine cevabdır) (Dişlerin kaplanması hakkındaki suale cevab) 1932 tarihli sualinize şimdilik etrafıyla cevab veremiyorum. Fakat bu mes'ele ile münasebetdar bir-iki mes'ele-i şeriatı icmalen yazıyorum. Şöyle ki: Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde ulemalar fetva vermeye cesaret edemiyorlar. İmam-ı A'zam ile İmam-ı Muhammed (Radıyallahu anhüma) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvaları, sabit kaplama hakkında olmamak gerektir. Halbuki bu diş mes'elesi umumü'l-belva suretinde o derece intişarı var ki, ref'i kabil değil. Ümmeti bu belva-yı azîmeden kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki ehl-i içtihadın vazifesine karışayım, fakat bu umumü'l-belva zaruretine karşı, fetvalara tarafdar olmadığım halde diyorum ki: Eğer mütedeyyin bir hekim-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binaen kaplama sureti olsa, altındaki diş ağzın zahirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtal etmez. Çünki üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet cerihaların üstündeki sargıların zarar için kaldırılmadığından ceriha yerine yıkanması, şer'an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi; böyle ihtiyaca binaen sabit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtal etmez. ﻭَﺍﻟْﻌِﻠْﻢُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Madem ihtiyaca binaen bu ruhsat oluyor. Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifade edemez. Çünki hattâ zaruret derecesine geldikten sonra böyle umumü'l-belvada eğer bilerek sû'-i ihtiyarıyla olsa, o zaruret ibaheye sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise, zaruret için elbette cevaz var.
Said Nursî
(Üç cesedli bir ruhun bir fıkrasıdır. Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali) Otuzbirinci Mektub'un Onyedinci Lem'asının Onyedinci Notasının yedi mes'elesinden ikinci mes'elesi iken Yirminci Lem'a olan İhlas Risalesi'ni aldım. Kuleönü'nde kardeşim Ali Efendi ile, Yirmibirinci Lem'a namıyla projektör-misal, geceleri gündüze çeviren, pek mübarek ve çok kıymetdar ve gayet müessir bir risale ile, Yirmiikinci Lem'a olan Onyedinci Nota'nın Üçüncü Mes'elesi iken, Lemaat'a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla, âlem-i insaniyetin fıtrat-ı hayat-ı hakikiyesini unutturmak, ebedî zulümatı, müsavat-ı esasiye namı ile, kendi şahıslarını istisna ederek, millet-i İslâmiyeyi esassızlığa attıkları, gazlı bombaları ile bir nevi' geceyi getirdikleri gibi, güya istila ettiği manevî toprakta, kuvve-i inbatiyeye medar olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrak ettikleri bir anda, şu Lem'a o âlemi tenvir ile, güneşi gösterip, âb-ı hayatı ile o yanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor. Muhterem Efendimiz! Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve manen büyük bir name-i mergubelerinizi, Bekir Bey vasıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hesabsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âciz, zaîf, fakir, kusurlu kullarını, hiçbir zaman maddî ve manevî takviye-i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hanenin sahibi derhal kapatıyor ve ısıttırdığını gösteriyor. Gerçi çok okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻫٰﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑّ۪ﻰ Muhterem Efendim! Şu yazılan risaleleri nasıl buldunuz, buyuruyorsunuz. Ya hazret-i Üstad! Ne diyelim? Bizim manevî yara ve hastalıklarımızı teşhis buyurup, öldürmemek için her nevi' mualeceleri ile memzuç, hem mugaddi, hem müessir tiryaklarını Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile gönderiyorsunuz. İhlas hakkında evvelce ve bilhâssa sonra ihsan edilen risaleleri okudukça, vücudumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid yaralardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler. Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz ikaz ediliyor. Ve her ferde kudsiyeti ile, güya o ferde hitab eder gibi bir ulviyetle mâ-i zemzem içiriyor. İhlası tam, vicdanı temiz, ruhu teslim, cismi latîf, nesebi tahir kardeşlerimiz, bu ikaz ile Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e niyaz edip, "Ya Rabb, cümle ihvanımızı yaramaz şeylerden halas et ve ihlas-ı tamme ihsan et" dualarında, sâlifü'l-arz haslet-i hamse-i âliye ve ehliyeden olmayan ve kesafetli ruhuyla müteaddid nuru karıştıran ve zahir haliyle sebeb-i risale olup, umumun dua ve himmetlerini her an arzulayan, bu uğurda Risale-i Nur'a serfüru' ve serfeda edenleri; Cenab-ı Erhamürrâhimîn, Habib-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Hakîm ve Hizbü'l-Kur'an hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip taleb ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun.. âmîn. Şu mübarek risaleler, hararetli bir adamın suyu gördüğünde ufak bir kapta ise karnına koymak, büyük göl ve deniz ise içine girmek istediği gibi; şu zamanın nursuz yakıcı şiddet-i hararetine karşı ihlas denizini göstermekle harareti kesmek, hem her nevi' cevahir ve elmas içinde bulunduğunu beyan etmekle o denize davet ediyor. Nefsin talibi olduğunu riya ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibadet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatasını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruatı ile o âlemleri bu lem'alar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad-ı İlahî olsa, bu zamanın şöhretperest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücudlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlas ile iman edip, Kur'an'ın elmas cevahirlerini alırlardı. Muhterem Efendim! Keramet-i Aleviye Risalesi çok cihetlerle keramet olduğu gibi Risale-i Nur şakirdlerini intibaha ve teşvike, sa'y ve gayrete, cesaret ve şecaate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın yalnız onların düşmanı olmayıp, belki mazide duran ve bize pek yakından bakan ervah-ı âliyenin de düşmanı olup, o âlî ruhlar önümüzde pişdar, etrafımızda zırh gibi ve muhafız ve muavin olduklarını göstermekle, zaîflere kuvvet, havf edenlere cesaret ve şecaat, kavîlere refik oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i din ve rehber-i millet perdeleri ile ilmi eneye, dini dünyaya ve kendileri meyhaneye düşen ulemaü's-sû'u haber vermekle, ehl-i iman ve irfanı insafa, ittifaka, ittihada davet ediyor. Cümlemiz, hâk-i pây-i ekremîlerine yüzler sürerek, mübarek dest-ü dâmen-i kerimanelerini öperiz efendim. ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
İslâm Karyesi'nden Ali (R.H.)
Kuleönü'nden Ali
(Hüsrev'e hitaben yazılan bir mektubdur)
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩ۪ ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﻭَﺍﻟِﺪَﺗِﻚَ ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺍَﺧ۪ﻴﻚَ ﻭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺍِﺧْﻮَﺍﻧِﻚَ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ Aziz, mübarek, sıddık kardeşim!