Dördüncü Sualiniz:
Barla Lâhikası · s.252
ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻭَ ﻣِﻨْﻚَ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﺗَﺒَﺎﺭَﻛْﺖَ ﻳَﺎ ﺫَﺍ ﺍﻟْﺠَﻼﺎﻝِ ﻭَ ﺍﻻﺎِﻛْﺮَﺍﻡِ kelâmını değil yalnız müezzin, her bir musallî her bir namazın selâmından sonra söylemesi Şafiîce sünnettir. Hanefîce dahi müezzin için her namazda sünnet olması gerektir. Umum ihvanlara selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyorum.
Âhiret Kardeşiniz
Said Nursî
(Hulusi Bey'e yazılan bir mektubdur)
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩ۪ ﻭَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺿَﺮْﺏِ ﺫَﺭَّﺍﺕِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻛُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﻋُﻤْﺮِﻛُﻢْ Aziz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzadem! Senin güzel mektubun bana şifalı oldu. Ben ziyade rahatsız iken onu okudum, bana bir sürur verdi, o sürur dahi o hastalığa bir hiffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnaya dair sana yazdığım mektubun kerametidir. Çünki o mektubu bir gün iki-üç zâta, onların hediyelerinin adem-i kabulüne medar olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hanesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hatırları için bir parça yedim. Hiç hatırıma gelmedi ki, o günde o hakikatlı mektubu o yemek sahibine okudum, şimdi muhalefet ediyorum. Yemekten sonra hatırıma geldi. Fakat hediye kabul edemiyorum, belki yemek yenilir tahmin ettim. Fakat ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﻥَ altına girdiğimden öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenab-ı Hakk'a şükrettim ki, bir-iki senedir bazı emareler ve hâdiseler ile zannettiğim bir hakikat, bu tokat ile gayet kat'iyyetle göründü. Şeyh Mustafa'ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle: Eskide iki ciddî âhiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Dua eder, hasta iyi olmaz. Öyle ise sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise... Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddîleşmiş ki, ben hastalığına dua ettim, kabul olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâallah ona bir parça hiffet gelmiştir. Sözler hakkında hüsn-ü şehadetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazifemin bitmediğine dair bürhanlarınız gayet kuvvetlidirler, lâkin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenab-ı Hakk'a tevekkül edip, o bürhanlara serfüru' ediyorum. Cemaata Sözler'i okumak zamanında, sendeki hissiyat-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârane hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki: Velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetteki makam-ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'an Said'in vekili belki manen aynı hükmüne geçtiğin içindir. Gurbet mektubuyla kamer ve zemin ve seyyarata dair mektubuma cevab verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki: Gurbet mektubu, bütün dünyayı unutmak hissi ile yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazife itibariyle en sathî maddiyatla zihnin meşbu' olduğu bir zamanda, herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektubun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevab yazamadı. Öteki mektub, çok yüksek ve çok geniş hakaika işaret ettiği ve hadsiz âlem-i ulviyenin ve nihayetsiz âlem-i maneviyenin bir nevi haritasına işaret ettiği için safi, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzım idi. Halbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zeminin haritasını alacak bir vazife ile meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin o mektuba karşı sükûtu iltizam etmeye mecbur olmuş.
Said Nursî
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﻣَﻦْ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﺒْﻊُ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻭَﻣَﻦْ ﻓِﻴﻬِﻦَّ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩ۪ ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﺍَﻳَّﺎﻡِ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻕِ Aziz, sıddık, vefadar, hakikatlı, fedakâr kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid! Çok mübarek hediyenizi açtık gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine-i Münevvere ve Ravza-i Şerife'nin mübarek kerametli hediyesidir. Hem fiatı, üstünde yazıldığı gibi yirmibeş lira değil, yirmibeş bin liradan fazla manen kıymetlidir. O mübarek hediyeyi Medine-i Münevvere namına, bu havalideki Kur'an-ı Hakîm'in hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzi' etmek için -alerre's-i vel'ayn- kabul ettik. Fakat bu manevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yani Cenab-ı Hakk'a yüz bin şükür ediyorum ki, Kur'ana ve Zât-ı Risalet'e hizmetimizin bir alâmet-i makbuliyeti nev'inden olarak, bir iltifat-ı Nebevîyi hissettim. O sırrı size açmak münasib görüldü. Şöyle ki: Şimdi bu mektubu yazan kâtib ile kardeşi Mes'ud beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa'nın bahsi geçti. Beraberimde kâtib Tevfik ile Mes'ud'a dedim: Bütün kitabları Diyarbekir'deki Ahmed Ağa'ya göndereceğiz. Tâ ya Şam-ı Şerif tarafına, ya Van'daki sıddıklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi. Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hale yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâl-i hayr addettik. Fesübhanallah dedik, bunda bir sır var. Sonra birdenbire hatırıma geldi; Şam-ı Şerif'te eniştem Molla Said var, bir kısım kitabları Ahmed Ağa'ya verip göndereceğim, dedikten sonra tam bir sıddık olan Nuh Bey hatırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbul'daki kardeşlerin istemesiyle, siyah tali'imiz suretini değiştirip parlayacaktır, diye mana verdik. Sonra Mısır'a niyet edip yazdırdığım kitabları, en lâyık Van'ı ve en sadıkı Nuh'u gördüm, ona göndereceğim diye Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur'a kadar gönderdim. Sonra bu işde öyle bir muvaffakıyet ve teshilat göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celbetti. Dikkat ettik ki, evvelki mektubda size yazdığımız gibi, İstanbul'da oturan bir adam, üç defa buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nuh Bey'in üç defa mektub telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulusi Bey ve Molla Abdülmecid ve Molla Hamid ve Hoca Abdülmecid Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektubda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işaret-i inayettir, bu tesadüfî değil. Sonra Nuh'un hediyesi, yirmibeş liralık kıymetinde bir teneke, bizim namımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, biz burada hangi tarihte kitab hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk. Aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesafede, bize o nisbette ve mana cihetiyle onun gibi mübarek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevafuk kat'iyyen tesadüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Bey'in kerametidir. Acaba Nuh Bey'in kerameti var mı ki, biliyormuş gibi mukabilini gönderiyor dediler. Dedim ki: İhlasın ve sadakatın dahi velayet gibi kerameti var. Belki bazan daha fevkindedir. Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh'un mektubunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkinde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğna değil, belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. ﻛُﻞُّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﺒِﻴﺐِ ﺣَﺒِﻴﺐٌ sırrınca Habib'in diyarından gelen her şey mahbubdur. Ve onun içinde bir, bilhâssa Ravza-i Mutahhara'nın levha-yı müzeyyene ve münevveresi var idi. Bir kısım san'at-ı İlahiyenin bir nevi küçük müzehanesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-yı mübarekeyi dahi ta'lik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştakane temaşaya başladım. Birden o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: "Bizler senin risalelerinin manidar işaretleriyiz." Fesübhanallah dedim, bu hediye içinde sırlar var. Tedkike başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır; her bir parçaya mukabil bir nevi hediye var. Yirmibir parça, hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü, şimdiye kadar işitmemiştim. Hiçbir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip, her nev'den bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine-i Münevvere'nin mübarek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sahibinin bu teberrük içinde bir iltifatı vardır. Madem kitabların parçaları ve hediyelerin nev'leri birbirine tevafuk ediyor. Öyle ise her bir nev', bir nev' kitaba işareti var, münasebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu'cizat-ı Ahmediye namında aslı beş parçadan ibaret Ondokuzuncu Mektub'a muvafakat münasebeti var. Çünki şu levha o Ravza-i Mutahhara'nın ve Hücre-i Saadet'in suretini gösterdiği gibi; Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi dahi, Asr-ı Saadet'in manevî suretini almıştır. Şu beş minare, o beş parçaya işaret ediyor. Şu kubbe Mi'rac Risalesine bakıyor. Öyle ise sair nev'lerin dahi, risalelerin nev'lerine işaret eder diye, dikkat ettim ki; yedi nev' hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuzüç tane kadar. Fesübhanallah dedim, yedi nev'i göndermekte ne mana var. Birden kalbime geldi ki: İman-ı Billah'a dair yedi nev' ile aynı hakikat yazılmış, Van'a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzu' vahdaniyet-i İlahiye olduğu halde; Yirminci Mektub ile sureti küçük, manası pek büyük zeyliyle ve Yirmiikinci Söz herbiri birer risale, Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risale hükmünde ve Otuzüçüncü Mektub, Otuzüç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nev' envâr-ı marifetullahtan bir şems-i hakikatın ziyasındaki elvan-ı seb'a gibi bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere'nin hediyesi içinde hakikat-i hurmadan yedi nev' Nuh Bey'in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur'a tevafukla, bir makbuliyet işareti veriyor dedik, Allah'a şükrettik. Hem o nev'den birisi otuzüç tane olması, o risalelerin birisi Otuzüç Pencere olması ve hediye içindeki tesbih üç defa otuzüç olması, Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektubundan otuzüç penceresine muvafakatı; Nuh'u ihtiyarsız, sırf bir vasıta-i zahirî olarak bize gösterdi. Nuh'a değil, belki Ravza-i Mutahhara'ya karşı minnettarane, müteşekkirane baktık. Sonra o mübarek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nuranî bir surette içinden çıkması. Dedik ki: Madem o levha-yı mübarek Mu'cizat-ı Ahmediye'ye, o yedi nev' hurma marifetullaha ve resail-i tevhide işaret var. Elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinata dağıtan Kur'an-ı Mübin'in menba'ı ve birinci mahall-i nüzulü bi'r-i zemzeme civarı olduğundan Yirmibeşinci Söz olan İ'caz-ı Kur'an'a işaret vardır. Ve alâmet-i makbuliyet olarak telakki ediyoruz.
Said Nursî
(Hulusi Bey'e yazılmıştır)
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ
Sual:
İmam-ı Gazalî'nin "Neş'e-i uhra neş'e-i ûlâya bütün bütün muhaliftir" demesinin sebebi?
Elcevab:
Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazalî'nin neş'e-i uhra neş'e-i ûlâya bütün bütün muhaliftir demesi, mahiyet ve cinsiyet itibariyle değildir. Çünki ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﺒْﺪَُ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖَ ﺛُﻢَّ ﻳُﻌ۪ﻴﺪُﻩُ ve ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺗُﺨْﺮَﺟُﻮﻥَ gibi çok âyetlerin sarahatına muhalif olur. O muhalefet, keyfiyet ve suret itibariyledir. Hem de umûr-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işarettir. Hem de Gazalî'nin haşr-i cismanî ile beraber haşr-i ruhanînin dahi vuku' bulmasına bazı ehl-i bâtına taklid ve mümaşat cihetiyle bir işaretidir.
Sual:
Sa'd-ı Taftazanî, biri hayvanî diğeri insanî olmak üzere ruhu ikiye taksim ettikten sonra, "Mevte maruz kalan yalnız ruh-u hayvanîdir, ruh-u insanî ise mahluk değildir ve onun ile Allah beyninde nisbet ve sebeb yoktur, cesed ile kaim olmayıp müstakill-i bizzâttır" demesinin sebebi ve izahı?
Elcevab:
Sa'd-ı Taftazanî'nin ﺍَﻟﺮُّﻭﺡُ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻴَّﺔُ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗَﺔً demesi; ﻗُﻞِ ﺍﻟﺮُّﻭﺡُ ﻣِﻦْ ﺍَﻣْﺮِ ﺭَﺑّ۪ﻰ sırrıyla, -beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi- ruhun mahiyeti; zîhayat bir kanun-u emr, zîşuur bir âyine-i İsm-i Hayy, zîcevher bir cilve-i Hayat-ı Sermedî olduğundan mec'uldür. Bu cihetle mahluktur denilemez. Fakat Sa'd, Makasıd ve Şerhü'l-Makasıd'da, bütün muhakkikîn-i İslâmın icmaına ve âyât ve ehadîsin nususuna muvafık olarak, "O kanun-u emr, vücud-u haricî giydirilmiş sair mahlukat gibi mahluk ve hâdistir" demiştir. Sa'd'ın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün âsârı şahiddir. ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﺑَﻴْﻨَﻬَﺎ ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻧِﺴْﺒَﺔٌ demesi, hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işarettir. Hayvanatın ruhları dahi bâkidir, kıyamette yalnız cesedleri fena bulur. Mevt ise fena değil, belki alâkanın kesilmesidir. ﻭَ ﻻﺎ ﺳَﺒَﺐَ demesi, esbab-ı zahiriyenin tavassutu ve Azrail Aleyhisselâm'ın kabz-ı ervah hususundaki münacatı bahsinde denildiği gibi, ruhun doğrudan doğruya perdesiz vasıtasız icad edilmesine işarettir. ﺍِﺳْﺘَﻘَﻠَّﺖْ ﺑِﺬَﺍﺗِﻬَﺎ demesi; beka-yı ruh isbatında denildiği gibi, cesed ruha dayanır, ayakta kalır. Ruh ise, bizâtihî kaimdir. Cesed harab olursa daha ziyade serbest olur, melek gibi göğe uçar, demektir ve bâtıl bir mezhebin reddine işarettir. (Hususî kısmı) Haşre dair, Sure-i Rum'da ﻭَ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪ۪ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪ۪ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪ۪ haşrin, ayrı ayrı çok kuvvetli bürhanlarını mu'cizane beyan eden o âyetlerin ilhamı ile, o âyetlere bir tefsir yazmak niyetinde olduğum vakitte, bu suallerin sorulması, latîf bir tevafuktur. ﻭَ ﺍَﺯْﻭَﺍﺟَﻬُﻢْ ﻭَ ﺍَﻭْﻻﺎﺩَﻫُﻢْ fıkrasını dua ve münacatımda ilâve ettiğim dakikada hatırıma geldiniz. Bu nev' duada dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alâkadar olmak şartıyla, yirmidört saatte yüz defa, tasavvurca beşyüz defa, manevî kazanç ve duamda hissedar olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu sualleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrur etti ve bir beşaret oldu.
Said Nursî
ﺑِﺎﺳْﻢِ ﻣَﻦْ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﺒْﻊُ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻭَﻣَﻦْ ﻓ۪ﻴﻬِﻦَّ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩ۪ ﻭَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﻋُﻤْﺮِﻛُﻢْ ﻋَﻤَّﺮَﻛُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑِﺎﻟﺴَّﻼﺎﻣَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺎﻓِﻴَﺔِ (Hulusi Bey'e hitabdır) Aziz Kardeşim!