Tımarhanede Tabible Vaki' Olan Maceram
Âsâr-ı Bediiye · s.425
Ey tabib efendi! Sen dinle ben söyleyeceğim. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim; sual olunmadan cevab!.. Antika bir divanenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Tabibe ders-i tıb vermek fuzulilik, amma teşhis-i illete yardım edecek noktalar hastanın vazifesidir. Hem de istikbal sizi tekzib etmemek için dinlemenize lüzum görürsünüz, şu dört noktayı nazar-ı mütalaaya alınız! (Ve sonra yine tımarhanede iken verdiğim bâzı izahatın suretidir.) Birincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi Kürdistan kapanıyla tartmalı. Hassas olan medenî İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, maden-i saadetimiz olan Dersaadet'ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Kürdleri tımarhaneye sevketmek lâzım gelir. Zira Kürdistan'da en revaçlı olan ahlâk; cesaret, izzet-i nefis, salabet-i diniye, muvafakat-ı kalb ve lisandır. Medeniyette, nezaket denilen emir, onlarca müdahenedir. İkincisi: Benim elbisem gibi, ahval ve ahlâkım da nâsa muhaliftir. Hak ve nefsü'l-emri mihenk-i itibar ittihaz ediniz. Zamanın veya âdetin revaç verdiği bazı ahlâk-ı seyyieyi (görenek vasıtasıyla numune-i imtisal olmuş) mikyas yapmayınız. "Neme lâzım başkası düşünsün" feryad-ı meyyitaneyi vermek gibi... Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle manen memurum; ve sadakatle mükellefim. Millete, din ve devlete nâfi' olan birşey düşüneceğim! Üçüncüsü: Şâz ve nadir olarak istidad-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip geçmiş. Nas ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihre veya hârikaya haml etmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde olan tezad, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada îmadır. Zira ef'alleriyle demişler: "Divanedir. Çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor." Böyle delil getiren delidir. Dördüncüsü: Asabî adam, hususan benim gibi sinirli bir kimsenin telaş ve hiddet etmesi zarurîdir. Bâhusus bir fikr-i âlîyi (yani hürriyet-i şer'iyeyi) onbeş sene zihninde taşıyan ve bilfiil karib olduğu zaman, (yani bir inkılab-ı azîm ile) kendini muhâtarada ve mehlekede görse; ve temaşasından mahrum kalsa, nasıl telaş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha divane zabtiye nâzırıdır. Zira benden daha hadîddir. Hem de bu cinnet-i muvakkataya müptela olmayan binde birdir. ﻭَ ﻛُﻞُّ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻣَﺠْﻨُﻮﻥٌ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ٭ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪَﺭِ ﺍﻟْﻬَﻮٰﻯ ﺍِﺧْﺘَﻠَﻒَ ﺍﻟْﺠُﻨُﻮﻥُ Eğer müdahene, temelluk, tazarru'-u sinnurî, menfaat-i umumiyeyi, menfaat-i şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lâzım gelirse; şahid olunuz! Ben o akıldan istifamı veriyorum. Divanelikle -ki bence bir mertebe-i masumiyet gibidir- iftihar ediyorum. Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bazı hikmet-i hafîye için yapmışım. Birincisi: Şekl-i garibim... Bu muhalif libasımla makasıd-ı dünyeviyeden istiğnamı; ve âdât-ı beldeye adem-i müraattan özrümü; ve ahval ve etvarımı nâsa muhalefetini; ve münasebet-i zâhir ve bâtın ile tabiîlik insaniyetimi; ve milletimin muhabbetini ilân etmek içindir. Hem de garib mana, garib bir lafız içinde olmalı. Tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin. Hem de sanayi-i mahalliyeye revac vermek için bir nasihat-ı fiilî ediyorum. Hem de kendimde bir meyl-i teceddüdü göstermek; ve zamanın teceddüd edeceğine işaret ediyorum. Hem de Sultan Selim'e biat etmiştim. İkincisi: Ulema ile olan münazaramdır. Onun sebebi: İstanbul'a geldim, gördüm ki; sair şuabâta nisbeten medaris terakki etmemiştir. Bunun da sebebi; kitaba nazarla istinbat-ı mes'ele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş. Ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap sebebiyle; şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intac etmiş. Sair müntic-i taaccüb ve hayret olan ulûm-u ekvân; veya eğlence ile vakit geçirmeyi müntic olan fünun-u hevesat; ve lezzat-ı hakikiyeyi mutazammın olan ulûm-u maksud-u bizzât gibi, ulûm-u İlahiye tahsil olunmaz. Bunun da, ya bir himmet-i âli veya bir tevaggul-u tam veya müsabakayı müntic olan sual ve cevap gibi bir şevk-i kasrî ve haricî lâzımdır. Veyahut taksimü'l-a'mal kaidesine tatbikan herbir talebenin istidadına göre bazı fünun ile tevaggul etmeli. Tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zira her ilmin bir suret-i hakikiyesi var. Meleke olmadığı vakit, bazı tarafı nakıs olan suretlere benzer. Bunun da çaresi:Ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve buna münasib fünunu; her birinden birer fezleke alınmalı ve o fenn, esasın suret-i hakikîsini mütemmim ittihaz etmelidir. Zira herbir fezleke, bir suret-i müstakilleyi teşkil etmiyor. Lâkin bir suret-i esasiyeyi tekmil edebilir. Ey sözümü işiten talebe-i ulûm! Mektepliler gibi -ki onlar nakıs olan seleflerine hayru'l-halef olmuşlar- çalışalım ki; evc-i kemale vâsıl olan seleflerimize hayru'l-halef olalım!.. Ben münazara ile bilfiil iki noktadan ikaz etmek istiyordum. Üçüncüsü: Fuzulilik olarak iki fikri beyan etmiştim. Birincisi:Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hazıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi; üç büyük şubelerin ki, "cümlenin maksudu bir, amma rivayet muhtelif," mâsadakına muvafık; ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir. Ehl-i medrese ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin teviliyle za'f-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise, berikileri fünun-u cedideye adem-i vukufları sebebiyle nâkıs ve gayr-ı mutemed addediyorlar. Ehl-i medrese ehl-i tekyeyi; ibadet olan zikri, sebeb-i şevk vaz' olunmuş olan bâzı mübah a'mal ve harekât -ki, avam ve cahil hataen ibadet zannederler- halbuki bu zan bâtıldır. İbadet yalnız zikirdir. Harekât, mübah olmak şartıyla caizdir. Bu zann-ı avama binaen; bunlara ehl-i bid'at nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefritiyle ve ötekilerin ifratıyla müsamaha kapısı açıldı. Bâzı bide'at, zikir ile ihtilat eyledi. Bu tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşarib ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi: Mekatibdeulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak.. vemedaristelüzumsuz kalan hikmet-i atîkaya bedel bazı fünun-u lâzıme-i cedide tahsil olunmak.. vetekyelerdemütebahhirîn ulema bulunmaktır. Bu takdirde şuabât-ı selâse yekaheng-i terakki olarak kat'-ı meratib etmek kaviyyen me'mûldür. İkinci Fikir:Vaizlere aittir ki; Bunlar müderris-i umumîdir. Bunların nasayihinde kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum. Birisi:Asr-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyasen yalnız tasvir-i müddea ve parlak göstermektir. Halbuki zaman-ı salifde safa-yı kalb ve taklid-i ulema hükümferma idi. Bunlara delil lâzım değil idi. Şimdi de herkeste bir meyl-i taharri-i hakikat peyda olmuş, bunlara karşı tasvir-i müddea tesir etmez. Ancak tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna' lâzımdır. İkinci Sebeb:Bir şeyi tergib veya terhib etmekle, ondan daha mühim şeyi tenzil etmekti. Meselâ: "Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek; veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir." derler. Üçüncüsü:Belagatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Demek istiyorum ki; vaiz hem âlim-i muhakkik olmalı ki, tâ isbat-ı müddea etsin. Hem hakîm-i müdakkik, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem de beliğ-i mukni' olması şarttır. Dördüncüsü:Zihnim perişandır demişim. Halbuki bu cümleden maksadım; kuvve-i hâfızama nisyan tareyanı ve zihnimdeki sıkıntı ve tabiatımdaki tevahhuş muraddır. Hiçbir divane, "ben divaneyim" demediği için, benim cinnetime nasıl delil olabilir. Hem de "İzhar" dan sonra üç mâh ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder. Ya hilaftır... Halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir. Ya doğru olduğu halde; sen ey doktor dediğin gibi: Temeddüh ve gurur misillü bir unsur-u cinneti îma eder. Buna cevap:Bir rical-i devletin sualine karşı cevab-ı savab vermek istemekliğimdir. Eğerçi temeddühü istilzam etmiş... Şuurumda şüpheniz kalmadığı vakit, fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Onu bir muhakeme ile bu şüphe de zâil olabilir. Zira gayet serbest vahşi Kürtlerden olan bir adam, elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi bir fikr-i âlî sahibi olmadığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar alâmet-i farika ile hile ve fikr-i fasidini saklayabilir? Bence hile, terk-i hiledir. Demek herkese müreccah -çünkü kimseyi millete sadık bulmadım- ve sâfi bir sadakatı kalbden hissetmiş de, bu gûna ahvalde bulunmuş. ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ ﺍَﻣْﺮًﺍ ﺻَﺤ۪ﻴﺤًﺎ ٭ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ Demek bizim doktorların fehmi hasta. Ve kendi raporlarıyla mecnun. Ve zabtiye nâzırı da hiddeti için divanedirler. Ey doktor! Sen iyi doktorsan evvelâ o bîçareleri tedavi et. Sonra beni. Ey şu kelâmıma nazar eden zevat! Eğer kelâmımda dokunacak veya sizin zaîf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa, mazur tutunuz! Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Muhitim o zaman tımarhanenin duvarlarıydı. Muhitin tesiri müsellemdir. Zira! ﺩ۪ﻳﻮَﺍﻧَﻪ ﺭَﺍ ﻗَﻠَﻢْ ﻧ۪ﻴﺴْﺖ Ümmi vahşi yani hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifade-i meram edebilir vesselâm...