Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

TENBİH

Âsâr-ı Bediiye · s.126

Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmiş. Hem öyleler vardır ki; münteşire-i muvakkatadır, daime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş. Meselâ, demiş: "Bu şey küfürdür." Yani o sıfat imandan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise masume ve imandan neş'et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakînen biline. Zira başka sebebden de neş'et edebilir. Sıfatın delaletinde "şekk" var. İmanın vücudunda da "yakîn" var. Şekk ise, yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler! İKİNCİ CÜMLE: ﺍَﻯْ ﻣَﻦْ ﺍَﺣْﻴَﺎﻫَﺎ ﻓَﻜَﺎَﻧَّﻤَﺎ ﺍَﺣْﻴَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ İhya, mana-yı zahiriyy-i mecazî itibariyle, hasenatın gayr-ı mahdud tezauf düsturunu gösterir.Mana-yı aslî itibariyle, halk ve icadda şirk ve iştiraki esasıyla "hedm" eden bir bürhana remizdir. Zira bu cümle ile beraber ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ tarafeyndeki teşbih, iktidar manasını ifham ettiğini dahi nazara alınsa, mantıkan aks-i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki; ﻣَﻦْ ﻻﺎ ﻳَﻘْﺘَﺪِﺭُ ﻋَﻠٰﻰ ﺍِﺣْﻴَٓﺎﺀِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﻻﺎ ﻳَﻘْﺘَﺪِﺭُ ﻋَﻠٰﻰ ﺍِﺣْﻴَٓﺎﺀِ ﻧَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ Demek işareten delalet ediyor. Madem ki insanın, mümkinatın kudreti; bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına, icadına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz. Demek arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Sun'î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cari olan nevamis-i İlahînin sereyanlarını keşf ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir. İşte bu derece bürhanda vuzuh, parlaklık; Kur'anın rumuz-u i'cazındandır. Gelecek âyet bunu isbat eder.

ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ Zira kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer. BİRİNCİ NOKTA: Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes'e lâzıme-i zaruriye-i naşie-i zâtiyedir."Acz", zıddı olduğundan bizzarure, zaruriye-i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez. Madem ki tahallül edemez, kudrette meratib bizzarure olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir. Meselâ: Hararette meratib, bürudetin tahallülüyle; hüsündeki derecat, kubhun tedahülüyledir. ﻭَ ﻫَﻠُﻢَّ ﺟَﺮًّﺍ Mümkinatta hakikî lüzum; zâtî-i tabiî olmadığından, kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd edip, ihtilafat ile tagayyürat neş'et etmiştir. Madem ki kudrette meratib olamaz, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsavi, zerrat yıldızlara emsal olur. İKİNCİ NOKTA:Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk cihetiezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kiber gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz'edilmiş, ta dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemiş, vahdet öyle ister. Melekûtiyet cihetiise, mutlaka şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlık'a müteveccihtir. Terettüb, teselsül yoktur. İlliyet ma'luliyet giremez. İ'vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur. Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî; mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz. ÜÇÜNCÜ NOKTA: ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪ۪ ﺷَﻲْﺀٌ ٭ ﻭَ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍﻟْﻤَﺜَﻞُ ﺍﻻﺎَﻋْﻠٰﻰ Temsil, tasviri teshil ettiğinden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalışacağız. Meselâ: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ: Kâinatın hailsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefavit cam parçalarından farzedilse, timsal-i şems zerrede, sath-ı arzda, umumda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte"şeffafiyet sırrı"... Meselâ: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin, nokta-i merkeziyenin elinde bir mum ve muhitteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse, nokta-i merkeziyenin verdiği feyz, müzahametsiz tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte"mukabele sırrı"!.. Meselâ: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher-i ferd hangisi bulunsa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terazinin bir kefesi Süreyya'ya, bir kefesi seraya inebilir. İşte"muvazene sırrı"!.. Meselâ: En azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte"intizamın sırrı"!.. Meselâ: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz'iyatına en asgarına, en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzisiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusat, hususiyat müdahale edip tağyir edemez. İşte"tecerrüdün sırrı!.. Meselâ: Bir kumandan "Arş!" emri ile bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. İşte"itaat sırrı"!.. Zira her şeyin bir nokta-i kemali ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil, ihtiyaç; muzaaf ihtiyaç, aşk; muzaaf aşk, incizabdır. Mahiyat-ı mümkinatın mutlakan kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran has vücuddur. Bütün kâinatın "Kün!" emrine itaati, bir zerre neferin itaati gibidir. "Kün!" emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir. Nukāt-ı selâse, hususan üçüncü noktadaki esrar-ı sitte ile, mülk ve mümkün canibinde değil, melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil ve nefs mutmainne olur. Şöyle: Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir, zâtiyedir, zaruriyedir. Her şeyin lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukabildir. İmkân itibariyle mütesavi, "mütevazinü't-tarafeyndir." Şeriat-ı fıtriye-i kübra olan "nizam"a mutî'dir. Avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Küll-ü a'zam, cüz'-ü asgara nisbeten, kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Haşirde bütün zevil-ervah ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in'aşından kudrete daha ağır olamaz. Mezkûr üç nokta dikkat-i nazara alınsa görünür ki; ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ mübalağasız, mücazefesiz doğrudur, haktır, hakikattır.

ﻭَﻻﺎ ﻳَﺘَّﺨِﺬْ ﺑَﻌْﻀُﻨَﺎ ﺑَﻌْﻀًﺎ ﺍَﺭْﺑَﺎﺑًﺎ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat'-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder. Bu sırra binaendir ki; Hristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira zîrütbe, enaniyetli bir Hristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyetini okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır. Bir Müslim, ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hattâ izzet-i rütebinden fedakârlık etmek gerektir. Öyle ise, kendini havass zanneden zalimlere, mazlumîn ve avamın hücumu ile; Hristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise, dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.

ﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﺤَﻰَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖِ ﻭَ ﻳُﺨْﺮِﺝُ ﺍﻟْﻤَﻴِّﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻰِّ Pek çok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir-iki misal zikredeceğiz: Lâkayd Emevîlik, nihayet Sünnet ü Cemaate; salabetli Alevîlik nihayet Râfızîliğe dayandı. Hem zalime karşı miskinliği esas tutan Hristiyanlık, nihayet tecellüd; cebbarlığa ve zalime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet eyvah nihayet miskinlikte karar kıldı. Hem mebdei taassub derecesinde azimet olsa; nihayeti müsaheleye, ruhsata tarafdarsa, nihayeti salabete müncer olur. Bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hattâ en garibi; bir kısım mutaassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha, dostluk; ve lâkayd Jönler husumet ve salabet tarafdarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler. İki âlim; bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güya bakiyye-i iştiha ve şevki tevarüsle velede geçiyor. Öteki kaza-i vatar ettiğinden, veledinden ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor. Şu emsilelerdeki sırr-ı düstur şudur: Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksü'l-amel yapar.

ﻭَ ﻻﺎ ﺗَﺰِﺭُ ﻭَﺍﺯِﺭَﺓٌ ﻭِﺯْﺭَ ﺍُﺧْﺮٰﻯ İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur'anî. ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻇَﻠُﻮﻣًﺎ ﺟَﻬُﻮﻻﺎ İşte mahiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş; meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor. Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir. Evvelâ: Şahıs itibariyle,bir şahıs çok evsafa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat adaveti celbetse, birinci âyetteki kanun-u İlahî iktiza eder; adavet o sıfata inhisar etsin; mecma-ı evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin. Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet; hattâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da, hattâ meslekdaşına da zulmünü teşmil eder. Bir şeyin müteaddid esbabı olduğundan; olabilir o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki haric bir sebebin neticesidir. O halde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât câni olamaz. Cemaat itibariyle görüyoruz ki;bir şahs-ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: "İslâm parçalanacak" veyahut "Hilafet mahvolacak." Sırf o meş'um sözünü doğru göstermek, gururunu, enaniyetini tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini, -el'iyazü billah- uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelmez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister. Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki;şu medeniyet-i meş'ume öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melaike-i kiramın: ﺍَﺗَﺠْﻌَﻞُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳُﻔْﺴِﺪُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻳَﺴْﻔِﻚُ ﺍﻟﺪِّﻣَٓﺎﺀَ deki endişelerinin sırrını gösteriyor. İşte, bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harab etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor. Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ul olmadığı halde; nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena tabiatlı ihtilalciden hâlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o masumlar mes'ul, belki ifna ediliyor?!.

ﻭَ ﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍ ٭ ﺍﻟٓﻢٓ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ