(Sedd-i Zülkarneyn'dir)
Âsâr-ı Bediiye · s.206
Nasıl bildin ki: Birşeyin vücudunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mahiyetini bilmekten ayrıdır. Hem de bir kaziye, çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarurî ve bazısı dahi nazarî ve "muhtelefün fîha"dır. Hem de malûmdur: Müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitabda gördüğü bir mes'eleyi, -eğerçi bir derece de muharref olsa-, bir adamdan sual etse; tâ, gaybda olan malûmuna cevab verse; o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyahut sail-i müteannidin malûmuna ya bizzât veya tevil ile cevab-ı muvafık verir. İkisi de doğrudur. Demek bir cevab, hem vaki'i razı eder, zira haktır. Hem sâili ikna eder. Zira eğerçi murad değilse de, malûmuna tatbik eder. Hem makamın hatırını dahi kırmıyor. Zira cevabda ukde-i hayatiyeyi derceder ki; makasıd-ı kelâm ondan istimdad-ı hayat eder. İşte cevab-ı Kur'an dahi böyledir. Bundan sonra zarurî ve gayr-ı zarurîyi tefrik edeceğiz. İşte cevab-ı Kur'anîden mefhum olan zarurî hükümler ki inkârı kabul etmez, şudur: "Zülkarneyn, müeyyedün min indillah bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir. Zalimlerin ve bedevilerin def'-i fesadları için... Ve Ye'cüc ve Me'cüc iki müfsid kabiledirler. Emr-i İlahî geldiği vakit, sed harab olacaktır, ilââhirihî." Bu kıyas ile, ona Kur'an delalet eden hükümler, Kur'anın zaruriyatındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kabil değildir. Fakat o mevzuât ve mahmulâtın keyfiyatlarının teşrihatları ve mahiyetlerinin hududu ise, Kur'an onlara kat'iyyü'd-delalet değildir. Belki "âmm hassa, delalet-i selâseden hiçbirisiyle delalet etmez" kaidesiyle; ve mantıkta beyan olunduğu gibi: "Bir hükmü, mevzu ve mahmulün vechün-mâ ile tasavvur etmek kâfi olduğu"nun düsturuyla sabittir ki, Kur'an onlara delalet etmez, fakat kabul edebilir. Demek o teşrihat, ahkâm-ı nazariyedendir. Başka delaile muhavveldir. İçtihadın mazannesidir. Onda tevil için mecal vardır. Muhakkikînin ihtilafatı nazariyetine delildir. Fakat vâ esefâ!.. Cevabın suale, her cihetle lüzum-u mutabakatının tahayyülüyle, sualdeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarurî ve nazarî olan hükümlerini birden me'haz-i sâilden ve menbit-i sualden hûşeçîn olup, alıp müfessir oldular. Yok belki müevvil, yok belki mâsadakı mana yerine mana gösterdiler. Yok, belki mâsadakı olmak caiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhum olarak tevil ettiler. Halbuki Üçüncü Mukaddeme'nin sırrıyla; zahirperestler kabul ederek ve muhakkikîn dahi hikâyat gibi ehemmiyetsiz olduğundan tenkidsiz şu tevili dinlediler. O teşrihatın, muharref olanı Tevrat ve İncil'de olduğu gibi kabul ederse, akide-i ehl-i sünnet ve cemaatte olan masumiyet-i enbiyaya muhalefet oluyor. Kıssa-i Lut ve Davud Aleyhimesselâm, buna iki şahiddir. Vaktâ ki keyfiyette içtihad ve tevilin mecali vardır. Ben de bitevfikillah derim: İtikad-ı câzim, Hüda ve Peygamberimizin muradlarına kat'iyyen vâcibdir; zira zaruriyat-ı diniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîhdir. Şöyle: Zülkarneyn,"İskender" demem. Zira isim bırakmaz. Bazı müfessir melik "lâm'ın kesriyle", bazısı melek "lâm'ın fethiyle", bazısı nebi, bazısı veli, ilââhirihî demişlerdir. Herhalde Zülkarneyn, "müeyyedün min indillah" ve seddin binasına mürşid bir şahıstır. Amma sedise: Bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir sedd-i mahfîdir, inkılab ve ahval-i âlem setreylemiştir. Ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir... Her halde müfsidlerin def'-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır. Amma Ye'cüc, Me'cüc,bazı müfessir "Veled-i Yafes'ten iki kabile" ve bazı diğer "Moğol ve Mançur" ve bazı dahi "akvam-ı şarkıye-i şimalî" ve bazı dahi "benî-âdemden bir cem'iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir taife" ve bazı dahi "Mahluk-u İlahîden yerin zahrında veyahut batnında âdemî veya gayr-ı âdemî bir mahluktur ki kıyamette, böyle nev'-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır." Bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler... Nokta-i kat'iyye ve cihet-i ittifakî budur:Ye'cüc ve Me'cüc, ehl-i garet ve fesad ve ehl-i hadaret ve medeniyete ecel-i kaza hükmünde iki taife-i mahlukullahtır. Amma harabiyet-i sed;bazısı, kıyamette ve bazısı, kıyamete yakın ve bazısı, emaresi olmak şartıyla uzaktır ve bazısı harab olmuştur fakat dekk olmamış... "Kîle"ler çok. Herhalde nokta-i ittifak; seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlusu olan nev'-i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir. Eğer bu müzakeratı muvazene ve muhakeme etmişsen caizdir; tecviz edesin: Sedd-i Kur'an, sedd-i Çin'dir ki: Çok fersahlar ile uzun ve acaib-i seb'a-i meşhureden bir "müeyyed min indillah"ın irşadıyla bina olunmuş; o zamanın ehl-i medeniyetini, ehl-i bedeviyetin şerlerinden temin eylemiştir. Evet o vahşilerden "Hun" Kabilesi Avrupa'yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan "Moğol" taifesi de Asya'yı zîr ü zeber eylemiştir. Sonra, seddin harabiyeti kıyamete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber: "Eşrat-ı saattenim. Ben ve kıyamet bu iki parmak gibiyiz." dese, neden istiğrab olunsun ki; harabiyet-i sed zaman-ı saadetten sonra alâmet-i kıyamet olsun!?. Hem de seddin inhidamı ömr-ü arza nisbeten yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki tamam-ı nehara nisbeten vakt-i ısfırar gibidir. Eğerçi binler sene de fâsıl olsa... Kezalik Ye'cüc ve Me'cüc'ün ihtilalleri, nev'-i beşerin şeyhuhetinden gelme bir humma ve sıtması hükmündedir. Bundan sonra On ikinci Mukaddeme'nin fatihasında bir tevil-i âher sana feth-i bâb eder. Şöyle: Kur'an hısas için kısası zikrettiği gibi; ukde-i hayatiye hükmünde ve makasıd-ı Kur'aniyeden bir maksadına münasib noktaları intihab ve rabt-ı maksada ittisal ettiriyor. Eğerçi hariçte ve husulde birbirinin nârı veya nuru birbirine görünmediği halde, zihinde ve üslûbda teanuk ve musahabet edebilirler. Hîna ki kıssa, hisse içindir; sana ne lâzım teşrihatı! Nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme'den istizhar et, göreceksin; mecaz, mecaza kapı açar.. ﻭَ ﺗَﻐْﺮُﺏُ ﻓ۪ﻰ ﻋَﻴْﻦٍ ﺣَﻤِﺌَﺔٍ zahirperestleri dışarıya sürüyor. Malûm olsun ki: Esalib-i Arab'da tecelli eden hüccetullahın miftahı, yalnız istiare ve mecaz üzerine müesses ve asl-ı i'caz olan belâgattır. Yoksa şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızaları olmadığı halde esdaf-ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme'nin Hâtimesini istişmamla zevk et! Zira hitamı misktir ve içinde baldır. Hem de caizdir ki: Meçhulü'l-keyfiyet olan sed başka yerde sair alâmat-ı kıyamet gibi mestur ve kıyamete kadar bâki ve bazı inkılabat ile meçhul kalarak kıyamette harab olacaktır. İşaret:Malûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyade yaşar. Kal'a, ehl-i tahassundan daha ziyade ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücudunun illetidir, beka ve devamına değildir. Beka ve devamına olsa da, istimrar ve adem-i hulüvvü iktiza etmez. Birşeydeki garazın devamı, belki terettübü o şeyin devamının zaruriyatından değildir. Pek çok binalar sükna veya tahassun için yapılmışken, hâvi ve hâlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem-i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır. Tenbih:Şu tafsilden maksad; tefsiri tevilden, kat'îyi zannîden, vücudu keyfiyetten, hükmü etrafın teşrihatlarından, manayı mâsadaktan, vuku'u imkândan temyiz ve tefrik ile bir yol açmaktır.