Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

"MUSAHABE" NUTK-U SÂBIKIN NETİCESİ

Âsâr-ı Bediiye · s.482

Benim dört köşeli bir fikir ve müddeam var: Birincisi:Avrupa'dan mehasin-i medeniyetin iktibasına muhtacız. Halbuki medeniyetin mehasiniyle beraber mesavîsi de, terakki ve en garib ve aldatıcı bir surete girmiş. Bu seyyiatın en fenası ve medeniyetin muharribi ve bâr-ı girânı, sefahet ve havaic-i gayr-ı zarurîde israfât ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktır. Binaenaleyh, mehasinle beraber seyyiat da medeniyetimiz içine sokulmamak için, bize öyle bir kanun-u hâkim ve mümeyyiz lâzım ki; heva ve hevese galebe etsin. Zira bizde çocukluk tabiatı var. İkincisi:Nasılki Kürdlerin asabiyetlerinden bir hâkim reis, Avrupa'ya müdahene için frenk libası giyse, Kürd'ler o hâkime itaate bedel ihanet edeceklerdir. Şayet tanısalar ki Kürd'dür; libas-ı millîsini tebdil ettiği için, "millete hakaret etmiş" derler. Bunun gibi bu zaman-ı meşrutiyetteki hâkim, şahs-ı mütehakkim değil, belki kanun-u mümeyyizdir. Bu kanunu libas-ı millî ile göstermek lâzımdır. Yoksa asabiyet-i maneviye, karşısına çıkacaktır. Üçüncüsü:Anasır-ı gayr-ı müslimenin; adalet ve müsavat ve hürriyetin devamına itminanları tam olamaz. Meğer bu müsavat ve adalet, metin bir nokta-i istinada rabt edile... O da lâyetegayyer ve vicdanın hâkimi nokta-i diyanet ve şeriattır. Demek bu adaletin mukteza-yı diyanet olduğunu göstersek, tamamen mutmain olacaklar, hiç ürkmeyecekler. (Lâübalilerin zannı gibi!..) Zira ittifak hüdâdadır, hevada değil. Olsa da muvakkattır. Zira heva, akrebin yuvası gibi ağraz ve enaniyetin menşe-i intişarıdır. Dördüncüsü:Hadîdü'l-mizaç bir âlimin hiddetinden neş'et eden seyyiatı, illet-i tardiyeye binaen ilmi de lekedar edebilir; meğer bir salih âlim gösterilse ve o seyyiatın menşei hiddet olduğu isbat olunsa!.. Binaenaleyh, istibdadın ve zaman-ı mazinin seyyiatı din ve şeriatı lekedar etmemek için, meşrutiyeti şeriat libasıyla göstermek ve tatbik etmek zaruridir. Hulefa-i Raşidînin ve Ömer Bin Abdülaziz'in zamanlarını taklid edebiliriz. Eğer denilse ki:Onlardaki safvet ve ahlâk-ı hasene bizde yoktur ki taklid mümkün ola? Ben de derim:Meyl-i terakkinin ikazıyla bizdeki tenebbüh-ü efkâr ve telahuk-u efkârdan hasıl olan tekemmül-ü mebadi ve ihata-i medeniyet bu safvet ve ahlâkın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bu cevabı isbat eder. Medeniyet-i İslâmiyenin medeniyet-i hazıradan farkı, yalnız menahî ve rezail ve esaret-i nefisten men'dir. Hem de kamet-i merdane-i istidad-ı millîmize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat yakışmıyor. Zira bir erkek bir kadının kametinde istihsan ettiği libası giyse rezil olur.. ve bilakis!.. Elhasıl:Çürük olan mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriat ile yasak edeceğiz. Tâ ki medeniyetimiz, bu âb-ı hayat-ı şeriat ile gençliğini ebedileştirsin. Eğer medeniyet-i İslâmiye bir cism-i nâmî olsa; şeriat, deveran-ı demi ve diyanet de hararet-i gariziyesi olacaktır. Hem de şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Maruf umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahiyenin bir işaret ve remzidir ki; bu insanların makine-i tekemmülatlarının buharı diyanettir.. Ve bu Asya ve Rumeli çiçekleri ziya-yı diyanetle neşvünema bulacaktır. Binâenaleyh, herbir mü'min i'lâ-yı kelimetullahla mükelleftir ve bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Ve a'da-yı terakkiye karşı herkes cihada mükelleftir ve en büyük düşman, gayr-ı mahsûs ve dâhilî düşmandır. O da üç büyük düşmandır: Birincisi:Fakr, İkincisi:Cehl, Üçüncüsü:İhtilaftır. Bu üç düşmana cihad etmek dinen mükellefiz. Üç elmas kılıncı elde etmek lâzımdır: Birincisi:Muhabbeti millî, İkincisi:İttihad, Üçüncüsü:Maarifdir. Cihad-ı hariciyeyi İslâmiyetin hakaik-i ulviyesinin berahin-i kātıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Bu zamanın cihadı, muhabbet ve tahabbübledir. Tahvif ile değildir. ﻭَﻻﺎ ﺗَﺠَﺴَّﺴُﻮﺍ Nass-ı celilin muhalefetiyle, hafiye havfıyla kimse hakkıyla iktidarını sarf edemezdi. Ve âyetin nısf-ı âhiri ﻭَﻻﺎ ﻳَﻐْﺘَﺐْ ﺑَﻌْﻀُﻜُﻢْ ﺑَﻌْﻀًﺎ ya gazeteler muhalefet ederek, eski hafiyeler gibi herkesin fikrine bir ızdırab ve tereddüd ilka etmiştir. Amma vâesefâ! İfrata müstaid olanlar tefrite de kabil oluyor. Ey ulema! Size hitab ediyorum, şöyleki: Her zamanda ulemalar ümera-yı müstebideye takliden, her bir âlim kendi fikrini herkese kabul ettirmekle, bir nev'i istibdad gibi yapıyordu. Şimdi meşrutiyettir. Hâkim şahs-ı mütehakkim değil, belki meşveretin ruhu olan efkâr-ı ammedir. Siz de ilimde bir nev'i meşrutiyeti takip ediniz. Zira istibdad, hasılat-ı terakkiyi istihlâk ile insanları mazi tarafına döndürüyor.. İstibdad, istikbale istidbar ediyor. Katre katre su, müteferrik kalsa kuruyor. Tecemmu' etse, bir havz-ı âb-ı hayat oluyor. Bunu da ilâveten söylüyorum ki: Sırf maneviyat, atlamaya benzer. Teavün-ü kuvvet tesirsizdir. Bir ve bin ikisi birdir... Amma maneviyatın mebadisi maddiyattan olduğundan; büyük taşı kaldırmaya benzer, teavün ve tedavül-i efkâra muhtaçtır. Böyle makamlarda ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﺣُﻜْﻢٌ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻜُﻞٍّ denilir. Avrupa bu sırra ve sırr-ı taksim-i a'mal esasına binaen o hârikulâde terakkiyatı ve maarifi tesis eylemişler. Hem de efkâr-ı âmmenin meşverette feveranı olsa, hâr u haşâk makamında olan bazı akaid-i bâtıla ve fırak-ı dâllenin bid'atları ki, umum ehl-i İslâmı dağdar-ı teessüf etmiş.. Ve daha çok seyyiatın sahiblerinin taassub veya dikkatsizlikle hasıl olan cehl-i mürekkebin menşe-i galatlarının beyaniyle izale ederek, sâfi ve berrak hakaik-i İslâmiyeyi bütün efkâr ve kulûbe icra ve isale edecektir. ﻭَﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻊَ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ Nutk-u sâbıktaki "ihtiyar"lığına bağışlamak hatâdır. Sevâbı, ihtiyarsızlığına bağışlamaktır.

Molla Said-i Kürdî