MUKADDEME
Âsâr-ı Bediiye · s.49
Delil-i sıdk, hârika olmak lâzım değildir. Resul-i Ekrem'in herbir fiilinde ve herbir halinde, herbir kālinde sıdk lemean eder. Fakat her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira hârika izharı, tasdik-i müddea içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla âdetullahın kavaninine destedâd-ı teslim oluyor. Ve öyle olmak gerektir. Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir halidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin herbir hali ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır. Evet herbir hareketinde adem-i tereddüd; ve mu'terizlere adem-i iltifat; ve muarızlara adem-i mübalât; ve muhalif olanlardan adem-i tahavvüfü, sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evamirinde hakikatın ruhuna olan isabeti, hakkiyetini gösterir. Elhasıl:Hileyi ve adem-i vüsuku ve itminansızlığı îma eden tahavvüf ve tereddüt ve telaş ve mübalât gibi umûrlardan müberra iken; bilâ-perva ve kuvvet-i itminanla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihayette olan isabeti ve iki alemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla tesis ettiğine binaen; herbir fiil ve herbir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihayetten ciddiyeti ve sıdkı nazar-ı ehl-i dikkate arz-ı didar ediyor. Bâhusus mecmu-u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkıyet şu'le-i cevvale gibi; ve in'ikasatından ve muvazenatından sıdk ve isabet berk-i lâmi' gibi tezahür ve tecelli ediyor. Şimdi mes'ele-yi âliye-i zâtiyeyi temaşa ve ziyaret etmekten evvel, dört nükteyi bilmek lâzımdır. Birincisi: ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜُﺤْﻞُ ﻛَﺎﺍﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan bir şey ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından; hey'atının feletatını, muzahrefiyetini îma edecektir. İkincisi:Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren ve heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır. Evet, şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor. Üçüncüsü:Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb; ve eşya-yı mütezâdda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi maddiyatta nasıl cereyan ediyor, maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder. Dördüncüsü: ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﺣُﻜْﻢٌ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻜُﻞٍّ Mecmu'da bir kuvvet ve hâsiyet var ki, eczada bulunmaz. Şimdi gelelim maksada:İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı, hatta a'danın şehadetleriyle Zât-ı Peygamberde vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu-u imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve kibr-i nefs ile -melekler, şeytanların ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi- sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti lemean ediyor. Hazret-i Âişe (r.anha) demiş: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ Kur'an demiş: ﻭَﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠٰﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ Düşmana da şâmil bir tevatür ve icma' ile sabittir ki, bütün ahlâk-ı hamîdenin en ekmeline mâliktir. Ey birader! Görüyorsun ki; bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa, o şöhret, ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi'-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede. Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz. Netice:Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarında dikkat olunursa; Muhammed Aleyhisselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında kemal-i istikametle; ve kemal-i metanetle; ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvar ile; ve nihayet iffet ile; ve hiçbir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığını {() Hile, mestûriyetini öyle ehl-i inada karşı muhafaza edemez. -Müellif-} nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa; Hak'tan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmez ise, nefsine levm etsin. Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır. Hem de en hatarlı makamlarda (Gârda gibi) {() ﻻ ﺗﺨﻒ ﺍﻥ ﺍﻟﻠّٰﻪ ﻣﻌﻨﺎ demiş.} tarîk-i halası mefkud iken; ve haytu'l-emel bihasebi'l-âdet kesilir iken; gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir. Ve hak ile temessük ettiğine delildir.