Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

Muhakemat

Âsâr-ı Bediiye · s.161

(Türkçesi)

Müellifi

Bedîüzzaman Said-i Nursî

Not:Bu eserin Türkçesi "Muhakemat", Arapçası"Reçetet-ül Ulema"veya"Reçetet-ül Havas"olarak her iki tarzda, 1910 yılında te'lif edilip, 1911 ve 1912 de tab' edilen bu cihan-baha eser, bizzat müellif-i muhterem Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin üslûb ve ifadeleridir. Birisi diğerinin tercümesi veya şerhi olmayıp, her ikisi de aynı günlerde ayrı ayrı lisanlarda te'lif edilmiştir. İkinci baskı Osmanlıca"Âsâr-ı Bedîiye"mecmuasında Türkçesi ile Arabçası beraberce tab'edilmiştir.

Naşir

Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi veyahut Saykalü'l-İslâmiyet veyahut Bedîüzzaman'ın Muhakematı

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahman-ı Lemyezelî'ye elyaktır ki bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garra ile sırat-ı müstakime hidayet etmiştir. Öyle bir şeriat ki; akıl ve nakil, dest be-dest ittifak vererek ol şeriatın hakaikinin hakkaniyetini tasdik etmişlerdir. Öyle hakaik ki; kökleri hakikat zemininde rüsuh ile beraber, dal ve budakları kemalâtın göklerine yükselip, intişar edip... Öyle füruat ki; meyveleri saadet-i dâreyndir. Ve bizi Kur'an-ı Mu'ciz ile irşad eylemiş... Öyle kitab ki: Kaideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektub ve cari olan kavanin-i amîka-i dakika-i İlahiyeyi izhar ettiğinden; ahkâm-ı âdilanesiyle nev'-i beşerin nizam ve muvazenet ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur. Salavat-ı bînihaye, ol Server-i Kâinat ve Fahr-i Âlem'e hediye olsun ki: Âlem, enva' ve ecnasıyla Onun risaletine şehadet ve mu'cizelerine delalet ve hazine-i gaybdan getirdiği metâ-ı âliye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinde her bir nev', kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip her bir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşad etmekle, o sadâ-yı şirin bu kubbe-i minada ilelebed tanin-endaz etmiştir. Güyaâsuman,kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik; vezeminkendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senahan; vecevv-i feza,kendi cinn ve bulutların işaratıyla nübüvvetine beşaret ve sâyebân; vezaman-ı mazi,enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla o şems-i hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci; vezaman-ı hal, yani asr-ı saadetlisan-ı haliyle tabiat-ı Arabdaki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat; vezaman-ı müstakbelkendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile onun mevkib-i ikbalini istikbal ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür; venev'-i beşer kendi muhakkikleriyle, bâhususHatib-i Beliğiki, şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihanesiyle haktan geldiğini ilân; veZât-ı Zülcelalkendi Kur'anının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümmi'nin ferman-ı risaletini kıraat ediyorlar ve oluyorlar. Beyt: ﺟُﻤْﻠَﻪ ﺷ۪ﻴﺮَﺍﻥِ ﺟِﻬَﺎﻥْ ﺑَﺴْﺘَﻪِۭ ﺍ۪ﻳﻦْ ﺳِﻠْﺴِﻠَﻪ ﺍَﻧْﺪ ﺭُﻭﺑَﻪ ﺍَﺯْ ﺣ۪ﻴﻠَﻪ ِﻩ ﺳَﺎﻥْ ﺑُِﺴَﻠَﺪْ ﺍ۪ﻳﻦْ ﺳِﻠْﺴِﻠَﻪ ﺭَﺍ Emma ba'd: Şu fakir, garib Nursî ki, Bid'atüzzaman lakabıyla müsemma olmaya lâyık iken, haberi olmadan Bedîüzzaman ile meşhur olan bîçare; tedenni-i milletten ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek, ah!. ah!.. ah!.. vâ esefâ, der ki: İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû'-i fehm ve sû'-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te'dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak onun merhametidir. Öyle ise, ey ihvan-ı müslimîn!.. Geliniz, ona tarziye vereceğiz. El birliğiyle dest-i sadakatı uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız. Hem de bilâ-perva olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye heyecan ve şecaate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü'l-ceyş ile kuvvet bulan hayalât ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşvünema bulacaktır, eğer çendan toprakta gizlense... Ve tarafdar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zaîf olsalar... Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıt'asında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-i İslâmiyettir. Evet saadet-saray-ı istikbalde taht-nişin-i hakaik ve maarif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur; emareler görünüyorlar... Zira mazi kıt'asında, vahşetâbâd sahralarında hayme-nişin-i taassub ve taklid; veyahut cehlistan ülkesinde menzil-nişin-i muzahrefat ve istibdad olanlara, şeriat-ı garra'nın galebe-i mutlak ve istila-i tammına sed ve mani' olan sekiz emir, üç hakikat ile zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar. O maniler ise:Ecnebilerde taklid ve cehalet ve taassub ve kıssîslerin riyaseti. Ve bizdeki mani' ise:İstibdad-ı mütenevvi' ve ahlâksızlık ve müşevveşiyet-i ahval ve ataleti intac eden ye'stir ki, şems-i İslâmiyetin küsufa yüz tutmasına sebeb olmuşlardır. Sekizinci ve en birinci mani' ve bela budur:Biz ile ecnebiler; bazı zevahir-i İslâmiyeti ve bazı mesail-i fünun ortasında hayal-i bâtıl (!) ile tevehhüm eylediğimiz müsademet ve münakazattır. Âferin maarifin himmet-i feyyazanesine ve fünunun himmet-i merdanesine ki; meyl-i taharri-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakaiki techiz ederek o manilere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor. Evet en büyük sebeb ki:Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saadetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet'i münkesif ettiren, sû'-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir. Feyâ lil'aceb!.. Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbukiİslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.Fakat vâ esefâ bu sû'-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icra ederek, vesvesesiyle ye'si ilka edip, bâb-ı medeniyet ve maarifi Ekrad ve emsallerine kapattırdı. Zira bazı zevahir-i diniyeyi, fünunun bazı mesailine muarız tahayyül ederek ürktüler. Ezcümle:Küreviyet-i arz ki, fünunun en birinci derecesi olan coğrafyanın en birinci basamağıdır. İleride gelecek altı mes'eleye münafî zannettiklerinden, bu bedihî mes'elede mükâbere etmekten çekinmediler. Ey benim şu kitabıma im'an-ı nazar ile nazar eden zât! Malûmun olsun; bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyette olan tarîk-i müstakimi göstermekle, ehl-i tefrit olan a'da-yı dinin teşkikatını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-i müstakimin öteki canibini ve sadık-ı ahmak unvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek; ve asıl rehber-i hakikat ve âlem-i İslâmiyetin ikbal ve istikbaline yol açan ve sırat-ı müstakimde kemal-i ümid-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir. Elhasıl:Maksadım: Ol elmas kılınca saykal vurmaktır. Eğer sual edersen:Senin bu telaşın ve ulûm-u mütearife hükmüne geçen şeylere bürhan getirmeye ne lüzum vardır? Zira telahuk-u efkâr ve tecarübün keşfiyatıyla meydan-ı bedahete gelen mesaile bürhan getirmek, malûmu i'lam demektir?.. Cevaben derim:Maatteessüf benim ile şu zamanın kıt'asında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, sureten onüçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakki cihetiyle kurûn-u vustânın yadigârlarıdırlar. Güya muasırlarımız, üçüncü asrın nihayetinden onüçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahut enmuzeci veyahut melez bir kavimdirler. Hattâ bu zamanın çok bedihiyatı, onlarca mevhumat sayılır.