Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

İLMİYE!

Âsâr-ı Bediiye · s.486

İfade-i Meram:Şimdiki Şark'ta medeniyetin müessisi ve bize bir ders-i ibret vermiş olan Japonların medeniyet-i cismaniyelerine hayat vermek için, taharri-i din ederek bazı sualler sormuşlar idi. Ve ben de kendim gibi bir cevap vermiş idim. Ben bu cevabın kuvvetini tecrübe için, (ki bu mazi ve istikbal ortasında açılan büyük selli dere ve uçurum üzerinden atlıyacak mı? yoksa sair zaif ve kuvvetsiz ve hakikatsız ve ihtiyarlanmış olan âdât ve efkâr gibi mazi tarafında mı kalacak? bilmek için;) bu cevabı şimdiki efkâr-ı umumiyeye peşkeş ve hediye ediyorum. Ve rağbet-i umumiyeyi celb ile bizim gibi nevresidenin sa'yine neşat vermek için bir hizmet niyetindeyim. Şu bintü'l-fikri ve zâde-i tabiat ve semere-i fuad, şimdiki daire-i vâsia-i hürriyetle mütenasib geniş ve haşmetli efkâr-ı umumiyenin rağbetine yakışacak -üslûb cihetiyle- bir şey değil ise de, lâkin dört cihetiyle antika olduğundan ve antikalık, guluvv-u kıymetin yerini tutmakla; itibar-ı umumiyenin rağbetine istihkakı ümid ediyorum. Birinci antikalık ciheti:Dağ meyvesidir. Zira Kürdistan dağlarında şu zamanda sudur eden sözler, kurûn-u ûlâ sözlerini andırıyor. Güya biz kurûn-u ûlâdan bu tarafa hareket etmemişiz. Çünkü hürriyet-i mutlakalarımızı şimdiye kadar olan medeniyet-i zelilane ve nâmeşru' ve sefihaneye feda etmek reva görmedik. İkincisi:Tabiîliktir. Yani benim tabiatıma muvafıktır. Zira, benim gibi bir bedevinin fikri fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğundan, muhakemesi de tabiî ve hadisü'l-ahddır. Sun'î ne kadar mükemmel olursa, tabiî yerini tutmaz. Hem de kelâm, tabiî gibi olduğundan; mütekellimin mizac-ı hissiyatını andırır.. ve okunduğu vakit, madenî benim gibi bir Kürd olduğunu nazar-ı hayale karşı tecessüm ettirir ve zihinde maneviyatın resmini doğru nakşeder. Üçüncüsü:Üslûb-u garibimdir ki, sür'at ve kesret ve ülfet ile sathilenen ezhanı dikkate imale eder. Zira, garib olan ahlâk ve hissiyatımla mütenasib olan elbisem; maânîler dahi istihsan ederek, elbisem gibi bir üslûb-u beyanı giydirmek benden istediler. Ben de hatırlarını kırmadım. Amma alaturka terziliği iyi bilmiyorum. Dördüncüsü:Bu cevap gençtir, ihtiyardır. Bedevidir, medenîdir. Hürr-ü mutlakdır, hürr-ü mukayyeddir. Yaşı dahi hürriyetten iki mah daha yaşlıdır. Güya altı ay zarfında elli sene, belki daha çok tayy-ı zaman ederek yaşamış. Zira veladeti vaktinde tercüman-ı efkâr olan gazeteyi, şimdi bir gazete ile muvazene olsa, mabeynlerinden asırlar geçmiş zan olunacak. Hem de bedavetteki hürriyet-i mutlakanın ve medeniyetteki hürriyet-i mahdudenin izdivacından tevellüd etmiş. Güya: Dîk-i arş, marifet-i Sâniden tarîk-i ilham ile sadâsını işitmiş bir dîkü's-sabah gibi bu inkılab-ı azîmin sabah-ı infilâkına ezhan-ı naimeyi sayahıyla ikaz ediyordu. Bu cevabın mebde' ve meadi, yani mevzu ve gayenin celaleti; ve sâilin ehemmiyeti sair kusurları setredeceğini ümit ediyorum. Bintü'l-fikrin cihazı üslûb-u garibdir ve mehr-i muacceli de dikkattir. Ve hem de birinci tecrübe, birinci inşa, birinci te'lif olduğundan noksanı ve iğlakı tabiîdir. Hem de uzun cümlelerle söylemişim, tâ ki hakikatin sureti parçalanmasın ve hakikatin etrafında daire çekmekle mahsur bırakmaktır. Eğer tutmadım, elinize vermedim; siz dikkatinizle tutunuz. Zaman-ı salifte, şuara divanlarından hüsnünü; bir çok ulema, dibace-i te'liflerinden Hulefa-i Raşidinin mesleğinden olmayan bir şahs-ı hâkime mehasin-i milleti gasben ona vermek ve ondan neş'et ettiği gibi ıtra'lı medihle istibdada kuvvet vermişlerdi. Ve mesavî-i istibdadı dahi nâ-kabil-i def' gördüklerinden, zaman ve feleği hedef ederek şikayat ve itirazâtın oklarını -daima manası tesiriyle malûm ve lafzı meçhul olan- istibdada atarlardı. Meşrutiyet-i şer'iye altında olan adalet-i mahz ancak Eflatun-u İlahînin mehasin-i hakikiye-i medeniyetin misal-i müşahhası göstermek istediği medine-i fâzılasında ihtimal verebilirlerdi. Ben isem, o def'i muhal gördükleri istibdadı yıkmakla ve muhal-i âdi gördükleri medine-i fâzılanın esasını atmakla meşgul olan bir ehl-i asrın efradı olduğumdan, o âdete muhalefet ettim. Birinci suali maalcevap icmalen müddea gibi vaz' ediyorum. Sonraki tafsilat o müddeayı müntic ﻗﻀَﺎﻳَﺎ ﻗِﻴَﺎﺳُﻬَﺎ ﻣَﻌَﻬَﺎ gibidir. Şöyle ki: Demişler:"Vücud-u Sânia delil-i vâzıh nedir?" Cevap:Delil-i nuranî ve hayat-ı ateşîn ve âlemin aynı olan Muhammed (A.S.M.) ve kalb-i hidayetin lisanı ki Muhammed (A.S.M.) in lisanıdır. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻧَﻈَﺮَﻩُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ Meali:Nurefşan nazarına karşı hayal, hakikatı setredemez; hak olan mesleği tesvilata, tedlisata muhtaç değildir. Bu kelâm iki fırka-i dâllenin reddine işarettir. Şimdi bed' edeceğim cevaba... (Mâba'di var)

Said-i Kürdî