İFADE-İ MERAM VE UZUNCA BİR MAZERET
Âsâr-ı Bediiye · s.291
Yâ-eyyühennazır! Hasenatı seyyiatına, savabı hatasına tereccuh edenler mağfiret ve afva müstehaktırlar. İşte iki inkılab, beni iki te'lif-i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilham ettirdi. Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı halde Türk, aynı vakitte Arabdır. Güya herbir eser, Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürddür. Böyle acibü'ş-şekil bir te'lif, te'lif kanununa muhalefetle muahaze olunmamak gerektir... Evet benim hakkım sükût idi. Zira âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyan değildir. Fakat Sa'dî'nin: ﻏﺮﺽ ﻧﻘﺸﻴﺴﺖ ﻛﻪ ﺍﺯﻣﺎ ﺑﺎﺯ ﻣﺎﻧﺪ ٭ ﻛﻪ ﻫﺴﺘﻴﺮﺍ ﻧﻤﻰ ﻳﺎﺑﻢ ﺑﻘﺎﻳﻰ olan matemâlûd ve hikmetâmiz kelâmının verdiği himmet... Hem de benim gibi iktidarsızların mahcubiyetlerini izale ile, meydan-ı hamiyete çıkmağa cesaret vermek için numune-i imtisal olmağa olan arzu... Hem de eseri bizzat rağbete şâyan olmasa da, benim gibi me'mul olmayan birisinden küçük bir eser dahi, bir nev'i antikalık rağbetine şâyan olmasına olan ümid; beni eser yazmağa cesaret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki: Eserlerim bazan hem hakikat-şiken, hem nazım-şiken, hem üslûb-şiken, hem hayal-şiken, hem hiss-şiken, hem ifrat-âlûddur. Lâkin ne yapayım başka türlü de olamazdı. Zira tam bir asrı bir seneye sığıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn-u vustâ adamlarının hayalini yuvarlandırmakla; herbir asır bir hiss ve bir tesiri karıştırıp birinci eserimi ilham eden Temmuz'un inkılab-ı mes'udunun teşvikiyle, hem de bütün devair ve tabakat-ı mütedâhile-i mütesafileyi karıştıran; ve istibdadın tazyik-i mecnunanesiyle vücuda atılan; ve doktorların tokadıyla ademden tımarhane kapısıyla dışarıya fırlayan "cinnet hatıratı" olan eserimi tekmil edip, "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi"ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs meş'um ve müthiş olan ihtilal ve inkılabının verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabayi' ve hissiyatı tazammun eden ve o "İki Reçeteyi" vücuda getiren üssülesas mesleğim, elmas-misal olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuç olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek herbir eserim birkaç asrın fezlekesi; ve Kürd taifelerinin tabiatlarının enmûzeci; ve gayet muhtelife etvarımın numunesi olduğundan, hakiki intizam onda aramak abestir. Evet edebin değil, belki edebiyatın kanununa karşı âsârımı muhalefete sevk eden yedi esbabdır: Evvelâ:Sabavetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minare başında gibi fehmen istidadlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebi olup tanımıyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe karışmak isterim. Sâniyen:Meşrutiyetin fecr-i sadıkına kadar inşa ve kitabette tamamen hem ümmi hem acemî idim. Her ne ki inşa ettimse, üstadımız olan meşrutiyetten öğrendim. Cinan-ı cenânda yemişler kemale ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız. Sâlisen:Müstehak olmadığım teveccüh-ü âmmeden neş'et eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife-i mühimme ile aczden neş'et eden atlamak nümayişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeğe mecbur oldum... Râbian:Fıtraten bendeki gurûr, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş; şâş adama eserlerimde hakikattan fazla bir enaniyet gösteriyor. Evet enaniyet var.. Benim değil milletimin enaniyetidir. Benlik var. Benim değil sınıfım olan melâik-i medarisin izzetidir. Hâmisen:Ben Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemî, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor. Veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe'nin sarf, nahvini bilmediğimden; manaya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. Hatta "evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu" tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat'iyyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder. Sâdisen:Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim-i hayalînin tercümesinde, hattatın imlasında, tâbi'in tab'ında, mütaliîn fehminde bazan yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor. Sâbian:Şu "Saykal-ı İslâmiyet" ve "Ekrad Reçetesi" olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi fevkalâde neşvünema vererek kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi. Evet öyle bir vakitte vücuda geldi ki; dağlar beni derelerin yed-i haşinine fırlatıyordu. Onlar da beni sahraların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazan rüzgâr vurup derenin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı "Bâşit" dağının yemişidir. Bir taifesi "Ferraşin" ovasının meyvesidir. Bir miktarı "Beytüşşebab" deresinde kırmızılanmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit; zaman kısa, mekân vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur. Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu!.. Kabul ederseniz, insafın şe'nidir. Etmezseniz emin olunuz; size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım, vesselâm. Şu eserin nağamatını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerektir. Yoksa ne istima' helâl, ne sema' tatlı olur.
Ebu Lâşey SAİD
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﻭَﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻴِّﺪِ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ Emma ba'd: Ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki: Vaktâ meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazarla göçüp kurûn-u vustâya karşı aşağıya inmekle, aşair-i Ekradın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiyeden bir rıhlet-i şitaiye ettim. Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; meşrutiyeti gayet garib bir surette telakki etmişler. Her tarafın şüphe ve sualleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte teşhis-i maraz için miftah-ı kelâmı onlara verdim, dedim: "Siz sual ediniz, ben de ona göre cevap vereyim." Onlar istihsan ettiler. Zira Kürdlerin tabiat-ı meşrutiyetperveranelerine binaen dersi münazara ve münakaşa suretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte tamimen lil-fâide, suallerini cevaplarımla musafaha ettirerek şu kitabı yazdım. Tâ birbirine muavenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrad ve emsaline şu kitap bana bil-vekalet onlarla konuşarak cevap versin. Hem de lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen sual etsin. Elhasıl:Şu kitap tarafımdan cevap, onların canibinden sual etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhis-i illete dair hizmet ile muvazzaftır. Ey ehl-i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsali, fikren meşrutiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrutiyetperver olması müşküldür. Halbuki akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir.