HÜRRİYETE HİTAB
Âsâr-ı Bediiye · s.440
Ey hürriyet-i şer'î! Öyle müdhiş amma güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun; benim gibi bir Kürdü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü'l-hayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünema bulsan, bu millet-i mazlume de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse!.. "El-azametü lillah vel-minnetü lehû" ki; bizi kabr-i vahşet ve istibdaddan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti. Ya Rab! Ne saadetli bir kıyamet, ne güzel bir haşir ki, "vel-ba'sü ba'de'l-mevt" hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki: Asya'nın ve Rumeli'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış; ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler ﻳَﺎ ﻟَﻴْﺘَﻨ۪ﻰ ﻛُﻨْﺖُ ﺗُﺮَﺍﺑًﺎ demeye başladılar. Yeni hükûmet-i meşrutamız mu'cize gibi doğduğu için, inşâallah bir seneye kadar ﺗَﻜَﻠَّﻢَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﻬْﺪِ ﺻَﺒِﻴًّﺎ nin sırrına mazhar olacağız!.. Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milletin beraat-i istihlali olan Kanun-u Şer'î-i Esasi, hâzin-i Cennet gibi bizi oralara duhûle davet ediyor. Ey mazlum ihvan-ı vatan!.. Gidelim dâhil olalım! Birinci kapısı:İttihad-ı kulûb. İkincisi:Muhabbet-i milliye. Üçüncüsü:Maarif. Dördüncüsü:Sa'y-i insanî. Beşincisi:Terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet vâcibdir. Bu inkılab-ı azîmin fatihası mu'cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki: Bu inkılab, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevher-i insaniyeti izhar ve âzade olarak kâ'be-i kemalâta doğru gönderdiği gibi; hâtimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk sefahat ve hevesât ve israfât ve lezaiz-i nâmeşruâ gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, (hükûmet-i müstebide gibi) inkıraza sevkeden umûrlar maddeten zararını ihsas edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve ma'kesi olan kamer-i medeniyet berrak ve saf cevv-i âsumanda {() Misbah'da "cevv-i siyasâtda" tarzındadır.} Asya'yı ve Rumeli'ni tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemalin tohumları tenmiye ve hürriyetin yağmuru ile neşvünema bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini bu fâl-i hayır bize müjde veriyor. Mu'cize-i Peygamberîdir (A.S.M.) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlahîyedir ve cem'iyet-i milliyenin niyet-i hâlisesinin kerametidir ki, {() Misbah'da "eseridir ki" ifadesiyledir.} bu maden-i saadet ve hürriyet olan ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen geçti. Milel-i saire milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyulat-ı âliye-i milliyemiz ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczub cevvalin sımahında tanin-endaz ve umum milleti sürur ile bir garib ihtizaza getiren sadâ-yı hürriyet ve adalet, nefh-i sûr-u İsrafil gibi hayatlandırıyor. Sakın ey ihvan-ı vatan!Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fasideye, ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; bu şeriat-ı garra üzerine müesses olan Kanun-u Esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü. Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilaf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşruâ ile tekrar ihya etmeyiniz!Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşvünema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu'cize-i Peygamberî (A.S.M.) ile, şimendifer-i Kanun-u Şer'î-i Esasiyeye {(1) Misbah'da "kanun-u şer'î-i esasî şimendiferine" ifadesiyledir.} amelen ve burak-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri bir zaman-ı kasirde tekemmül-ü mebadi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiye ve istidad-ı fıtrî ve feyz-i imanın ve şiddet-i cû'un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiş idik. Talebeliğin bana verdiği vazife ile hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum: Ey ebna-yı vatan!Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın. {(HAŞİYE) Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler. -Müellif-} Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriatla ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünema bulur. Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın o zamanda âlemde vahşet ve cebr-i istibdad hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeaya bürhan-ı bahirdir. Yoksa hürriyeti sefahet, lezaiz-i nâmeşrua, israfat, tecavüzat, heva-i nefse ittiba'da serbestiyet ile tefsir, amel etmek; bir padişahın esaretinden çıkmakla, nefsin esaret-i rezilesinin altına girdiklerinden milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden; paralanmış olan eski esarete {(2) Misbah Gazetesinde "esarete kesb-i istihkakdır" şeklindedir.} lâyık ve hürriyete adem-i liyakat gösterir. Zira sefih mahcurdur. Geniş, müşa'şa olan yeni hürriyet-i şer'iyeye adem-i liyakat, -zira çocuğa geniş olmaz- ve şanlı olan ittihad-ı millî, {(3) Misbah'da "ittihad ve milleti" ifadesiyledir.} bozulmuş ve müteaffin olan halat ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takva {(1) Misbah'da "ehl-i kemal ve vicdanın" ifadesiyledir.} ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz Millet-i Osmaniye erkeğiz. Kamet-i merdane-i istidad-ı millîmizde kadınların libası gibi süslü sefahat ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh aldanmayalım ﺧُﺬْ ﻣَﺎ ﺻَﻔَﺎ ﺩَﻉْ ﻣَﺎ ﻛَﺪَﺭَ kaidesini düsturu'l-amel yapalım. Şöyle ki: Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) {(2) Misbah'da "fünun ve ulûm ve sanayii alalım" tarzındadır.} maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebilerde (onlarda) mehasin-i kesîre-i medeniyesiyle muhat olduğu için çirkinliği o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab vasıtasıyla müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes veya mütereccile gibi {(HAŞİYE) Kadınlaşmış erkek... Erkekleşmiş kadın... -Müellif-} oluruz. Yani karı erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, karı süsüyle süslense muhannesliktir, yakışmaz. Merd-i valâhimmet, zîb ü zîverle muzahref cilveli hanım gibi olmamalı. Elhasıl:Zünub ve mesavî-i medeniyeti, (adet ve ahlâk-ı seyyieyi) hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabiyeti, zülâl-i aynü'l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa'dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mabihil-bekası olan âdât-ı milliyeyi muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet'te neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir. Ey hamiyetli ebna-yı vatan! Cem'iyet-i millî {(3) Misbah Gazetesinde "cem'iyet-i ahrar" olarak geçer.} ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı sefahat ve lezaizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı faside sahibi, yani hürriyet altında istibdadı ve mezalimi arzu edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan zaman-ı mazinin cevfinde medfun olan istibdadatı veyahut seyl-i huruşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezalimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mazi ve hal meyanında delinmez bir sedd-i âhenîn çekmek istiyorum. Şöyle ki: Bu inkılab-ı azîm doğurduğu hürriyeti, meşveret-i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir. Eğer veba ve ağraz-ı şahsiyeye müsadif olsa; istibdad-ı mutlaka dönecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil, tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi belki bu kadar tazyikatın tesiriyle me'yusiyet ve mahv olmak şanından olmayan hamiyet-i İslâmiye, o kadar galeyana gelmiş ki; güya hürriyet rahm-ı maderde tekemmül yaşına kadar gelmiş. Kadem-nihade-i saha-i vücud olduğu anda hükümfermalığını ilân ve hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delinmeğe uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi veyahut taht-ı Belkıs gibi beş hakaik-i sabite üzerine teessüs edecek!.. Birinci Hakikat:(Hal-i içtimadır) Mecmu'da bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczasından ince bir telin kuvveti gibi veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetlerimiz gibi... {() Misbah Gazetesinde "yeni hükûmetimizle, eski hükûmetimiz bu şeritle onun cüz'î teline benzer" ifadesiyledir.} Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ve hodserane ile bunu zaîf etse, umumun hakkına afvolunamaz bir cinayettir. İkinci Hakikat:Zaman-ı salifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma; vahşetin mahsulü ve tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Bunlar yani kuvvet ve cebir herhangi devletin deveran-ı demi yerine girmiş ise, o devleti kendi gibi ömr-ü tabiîyle kayd ve ecel-i inkırazın pençesine vermiş. Ve öyle devletlerin sahaif-i tarihiyeleri (satırları) baykuşların âşiyanı gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar. Ve tasallut-u medeniyetin {(1) Misbah'da "şimdiki zamanda yani galebe-i medeniyet zamanında" ifadesiyle,} zamanında âlemin hükümranı, ilim ve marifettir. Müvellidi medeniyet ve şanı tezeyyüd ve ömrü ebedî olduğundan, herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti {(2) Misbah Gazetesinde "o devleti" ifadesiyledir.} kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidad vermiş. Kitab-ı Avrupa sahaifi bunu alenen gösteriyor. Bu hakikata misal isterseniz, eski hükûmetimize ve yeni hükûmetimize bakınız. Eğer denilse:Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaîfeyi {(3) Misbah'da "eski hükûmeti" tarzındadır.} âdi adamlar idare edebilirdi. Amma bu kadar metin ve dehşetli, kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti (yeni devleti) omuzunda taşıyacak hârika ve dâhî adamlar {(4) Misbah'da "ve dâhî de" tarzındadır.} lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi? Buna cevab:Eğer başka inkılablar başa gelmezse, evet!.. Ve Üçüncü Hakikat'a dikkat et.Şöyle ki: Bu zaman-ı mazide insan istidad-ı gayr-ı mütenahiye mâlik iken, o kadar dar ve mahdud daire içinde hareket ediyordu ki; güya insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o daire nisbetinde tedenni etmiş ve mahsur kalmış idi. Şimdi bu şer'î hürriyet-i âdilane yaşasa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri herc ü merc {(5) Misbah'da "zîr ü zeber" tarzındadır.} ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi' edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü âdi adam, süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak. Âmâl ve müyulatın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyya kadar teali ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü' edeceğinden; Eflatunları ve İbn-i Sina'ları ve Bismark'ları ve Dekart'ları ve Taftazanî'leri inşâallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden {(1) Misbah'da "vereceğine" tarzındadır.} kaviyyen ümidvarız. Lâsiyyema şu memalik-i Osmaniye umum enbiyanın mahall-i zuhuru ve düvel-i mütemeddine-i salifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyetin maşrık-ı tulû'u olduğundan, insanların fıtratlarında (bu üç şeyi) ektikleri, istidadat-ı kemal bu hürriyetin yağmuru ile neşvünema bulsa, herkesin istidadı ve fikr-i münevveri şecere-i tûbâ gibi dal, budakları her tarafa açacaktır. Ve şarkı garba nisbeti, seheri guruba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs-ü ataletle ve sümûm-u ağraz ile kurutulmazsa... Dördüncü Hakikat:Şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelî'den geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü'l-istikmal, âlemin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin muhassal ve semeresi olan istidadının telahuk-u efkârla hasıl olan netaici teşerrüb ve tagaddi ile büyümesi nisbetinde, şeriat-ı garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bahirdir. {(2) Misbah'da "delil-i kat'îdir" tarzında.} Asr-ı Saadet, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsavatı -bâhusus o zamanda- delil-i kat'îdir ki, {(3) Misbah'da "bürhan-ı bahirdir" tarzında.} şeriat-ı garra müsavatı, adaleti ve hürriyet-i hakkı cemi' revabıt ve levazımatıyla câmi'dir. İmam-ı Ömer (R.A.) ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Salahaddin-i Eyyübî-i Kürdî (R.H.) âsârı bu müddeaya delil-i alenîdir. Buna binaen kat'iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyatimiz ve tedenniyâtımız ve sû'-i ahvalimiz dört sebebden gelmiş: 1-Şeriat-ı garranın adem-i müraat-ı ahkâmından. 2-Bazı müdahinlerin keyfemayeşâ sû'-i tefsirinden. 3-Zahirperest âlim-i cahil veyahut cahil-i âlimin taassubat-ı nâ-bemahallinden. 4-Sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab tarîkıyla müşkilü't-tahsil, Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesavî-i medeniyeti tuti gibi takliddir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini îfa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa'yetse, sefahete vakit bulmayacaktır. {(1) Misbah'da "bu bir mizan-ı ta'dildir" cümlesi de vardır.} Bu iki kısmın herhangisinden bir ferd, sefahete inhimak gösterdi ise, bu heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrop suretine giriyor. Beşinci Hakikat:Zaman-ı sâbıkta (salifde) revabıt-ı içtima' ve levazım-ı taayyüş {(2) Misbah'da "revabıt-ı içtimaiye ve levazım-ı taayyüşiye ve fevaid-i medeniye" ifadesiyledir.} ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima' o kadar tekessür {(3) Misbah Gazetesinde: "revabıt-ı içtimaiye o kadar iştibak-ı levazım-ı taayyüşüye" ifadesiyledir.} ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüd ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikata misal; eski hükûmet-i müstebide ve yeni hükûmet-i meşrutadır. Üçüncü Hakikat'ın bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle "üç şey" ihtar ediyorum: Birinci:{(4) Misbah'da "Birincisi" ibaresiyledir.} Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habîs ve kabil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def'-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zâten güneş daha garbdan tulû' etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umum aleyhinde itale-i lisan ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti -bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlâklarına binaen- bir hastalığa hedef edecektir. İkinci (İkincisi):Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadet'e (İstanbul'a) geldim. Gördüm ki: İstanbul tevahhuş ve tenafür-ü kulûb sebebiyle medenî libasını giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi ittihad-ı millî ve (muhabbet-i milliye sebebiyle) medenî adam, fakat yarı medenî ve yarı vahşi libasında bize arz-ı dîdar ediyor. Evvel Kürdistanda fenalığın sebebi, Kürdistan uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul'u gördüm. Nabzını tuttum. Teşrih ettim. Anladım ki, kalbteki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım, bir divanelikle taltif edildim. Hem de gördüm ki; medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hazıradan pek geri kalmış. Güya İslâmiyet sû'-i ahlâkımızdan darılmış mazi tarafına dönüp gidiyor, zaman-ı saadete bizi şikayet edecektir. Bunun en büyük sebebi; istibdaddan sonra, mürşid-i umumî olan üç büyük şubenin -ki "cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif" veyahut ﻋِﺒَﺎﺭَﺍﺗُﻨَﺎ ﺷَﺘّٰﻰ ﻭَ ﺣُﺴْﻨُﻚَ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﻭَ ﻛُﻞٌّ ﺍِﻟٰﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻳُﺸ۪ﻴﺮُ beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir. Bu tebayün-ü efkâr, ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış ve ittihad-ı milleti çatallaştırmış ve terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor.. Ve öteki tefrit ile onu {() Misbah'da "berikini" şeklinde.} techil ve gayr-ı mutemed addediyor. Bunun çaresi, tevhid ile tevahhüd; ve efkârlarının mabeyninde {() Misbah'da "ve efkârlarına itidal noktasında akd-ı musafaha eylemeli" ifadesiyledir.} teyid-i münasebet ile musalaha... Tâ itidal noktasında musafaha ile birleşmekle, aheng-i terakkiyi ihlâl etmesinler. Üçüncüsü:Ben vaizleri (vaizlerin bazısını) dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum: Birincisi:Zaman-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak, mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna-i müteharri-i hakikat lâzım iken ihmal ediyorlar. İkincisi:Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı (iyice) muhafaza etmiyorlar. Üçüncüsü:Belâgatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Hasıl-ı kelâm:Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbat ve ikna' etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni' olmalı, tâ mukteza-yı hal ve ilcaat-ı zamana mutabık söz söylesin ve mizan-ı şeriatla tartsın ve böyle olması da şarttır. Yaşasın şeriat-ı garra!.. Yaşasın adalet-i İlahî!.. {() Misbah'da "yaşasın uhuvvet-i vatan" cümlesi de vardır.} Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilaf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!.. Yaşasın şecaat-i mücessem (mücesseme) askerler!.. Yaşasın satvet-i müşahhas ordularımız!.. Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cem'iyet-i ahrar!.. Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!.. Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakîldir.. Dikkatlice çiğneyiniz, ta hazmolsun... Yoksa helâl etmeyeceğim. Eğer siz de -iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş- öyle okursanız, Allah imdad eyleye. İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz, tâ ki: ﻭَ ﻛَﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَٓﺎﺋِﺐٍ ﻗَﻮْﻻﺎ ﺻَﺤ۪ﻴﺤًﺎ ٭ ﻭَ ﺍٰﻓَﺘُﻪُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺴَّﻘ۪ﻴﻢِ ye mâsadak olmayasınız vesselâm.