DÖRT NÜKTEYE DİKKAT!
Âsâr-ı Bediiye · s.23
BİRİNCİ NÜKTE:Madde asıl değil tâbi'dir. Mahdum değil hâdimdir. Hâkim değil mahkûmdur. Lübb, esas, müstekar değil yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, zebeddir, surettir. Zira âlet-i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki, maddenin tesagürü nisbetinde, âsâr-ı hayat, nur-u ruh tezayüd eder, teşeddüd eder. Madde inceleştikçe bizden uzaklaşınca, ruh âlemine hayat âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddet ile tecelli ediyor. Bak o hurdebînî huveynenin havassına! Ne kadar keskindirler ki, a'zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir, ilâahir... Demek havassı ve kuvaları binler defa bizimkilerden şediddir, keskindir, hassastırlar. Hem madde-i meşhureden başka pek çok menabiin tereşşuhatı, lemaatı, semeratı âlem-i mülkte vardır ki, kat'iyen maddeye ve hareketine irca' ile izah edilmez. Demek âlem-i mülk ve şehadet, âlem-i melekût ve ervah üstünde tenteneli bir perdedir... Her şey, hatta meyvelerin içi dışından, bâtını zâhirinden daha muntazam, daha latîf, daha san'atkârâne olduğu gösterir ki; hüküm melekûtundur. Esbab-ı maddiye bahanedir, tabi'dirler. Yoksa zâhiri daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütleyi nasıl bir ruh istihdam eder, bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinad ile âlem-i misalde müzehher bir şahıs olur. Âlem-i türabda bir çekirdek âlem-i havada ondan bir şecer-i meyvedar gibi... İKİNCİ NÜKTE:Hayat herşeyin başında ve esasındadır. Hayat herşeyi herşeye maleder. Onun ile bir şey der: "Herşey malımdır. Dünya hanemdir. Kâinat mülkümdür." Ziya, ecsamın keşşafı ve elvanın sebeb-i vücudu olduğu gibi; hayat dahi mevcudatın keşşafı... Ve cüz'ü küll gibi belki daha büyük yapmak.. Ve küllü cüz'e sıkıştırmak ve iştirak ve ittihad ettirmek gibi kemalât-ı vücudun sebebidir. Hayat kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetimdir, münferiddir, garibdir. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa ona nisbeten ma'dumdur. Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebat tesis eder, bütün taifeleri ile öyle bir ticaret akd ediyor ki, diyebilir: "Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor." Saika ve şaikayı ihtiva eden havass-ı aşeresiyle; dünyanın ekser envaı ile ihtisas, ünsiyet, mübadele ve tasarrufa başlar. Bak! Hayat tabaka-i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziya-yı akılla menzilindeki odaları gezer gibi, avalim-i ulviye ve ruhiye ve cismaniyede gezer. O, o avalime misafir gittiği gibi, onlar dahi onun mir'at-ı ruhuna misafir oluyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelalin en parlak bir bürhan-ı vahdeti; ve en büyük bir nimeti ve tecelli-i merhameti; ve en hafi, dakik, bilinmez bir nakş-ı nezihidir. Bak! Enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhur, kesret, mebzuliyet, ülfetle zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikatı keşfedilmemiş. Hem o kadar nezihtir ki, dest-i kudret ile onun arasında sebeb-i zahirî vaz' edilmemiş. Zira mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffaftır. Nazar-ı zâhirîde umûr-u hasise ile perdesiz mübaşeretinden teali eden izzet-i kudret, esbab-ı zahiriye yalnız mülk cihetinde bulunmasını başka şeyde ister, bunda istemez. Hatta denilebilir; hayat olmazsa vücud vücud değildir. Hayat ruhun ziyasıdır. Madem ki, hayat bu derece ehemmiyetlidir. Madem âlemde bir intizam-ı kâmil var. Bir itkan-ı muhkem var. Madem bu bîçare perişan küremiz, bu kadar zevil-ervah ile dolmuştur. Öyle ise bir hads-i sadıkla hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib sükkânı vardır. Nar nuru yakmaz. Nuranî dahi Şemste yaşar. (Balık suda gibi.) Madem Kudret-i Ezeliye âdi ve en kesif bir maddeden zevil-ervahı halkeder. Elbette nur gibi, esir gibi ruha yakın sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz. Temsil:Melaikeyi, ruhaniyâtı tasdik etmeyen, vahşi bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye rast gelir ki, sefil insanlarla dolu. Etrafı da zevil-ervah ile memlu... Onlara mahsus şerait-i hayatiye vardır ki; bazısı âkilü'n-nebat, bazısı âkilü's-simâktir. Sonra, uzakta binlerce müzeyyen kusûr-u âliye görüyor ki, mabeynlerinde geniş tenezzühgâh meydanları var. Uzaklıktan veya kasr-ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerait-i hayat o kasırlarda görünmediği için itikad ediyor ki; o kasırlar sâkinînden hâlîdir. Hem melaikeyi tasdik eden zât, o vahşinin arkadaşı olan, nim-bedevi bir adama benzer ki; şu küçük, hakir haneyi gördü ki, zîruhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; o kusûr-u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münasib, onlar ona muvafıktırlar. Kendilerine mahsus şerait-i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kabiliyetsizliği veya tesettürlerine binaen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. "Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delalet etmez." Demek, küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar zevil-ervahın vatanı olması ve en hasis hatta müteaffin cüz'leri menba-ı hayat kesilmesi, bittarîkı'l-evlâ hem intizam-ı muttaride mebni olan kıyas-ı hafiyy-i hadsiye müesses olan kıyas-ı evlevî ile delâlet eder ki; şu feza-yı lâyetenahî burucuyla, nücumuyla zîşuur, zevil-ervah ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyalatlardan mahluk olan o zevil-ervaha şeriat: "melaike ve cânn" der. Melaike ise ecnas-ı muhtelifedir. Cinn dahi öyle. ÜÇÜNCÜ NÜKTE:Bütün ukalâ, turuk-u tabirde ihtilaflarıyla beraber melaikenin mana ve hakikatının vücuduna icma'-ı manevîyle ittifak etmişlerdir. HattaMeşşaiyyûn,melaikeyi: "enva'ın mahiyat-ı mücerrede-i ruhaniye" ile tabir etmişlerdir.İşrâkiyyun:"ukûl-ü aşere, erbabü'l-enva" diye tevsim etmişler.Ehl-i edyan"melekü'l-cibal, melekü'l-bihar, melekü'l-emtar"namlarıyla tesmiye etmişler. Hatta akılları gözlerinde olanmaddiyyunvetabiiyyundahi mana-yı melaikeyi inkâra mecal bulmamışlar, belki nevamis-i fıtratta "kuva-yı sâriye" diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar. Evet madem ki, hayat mevcudâtın keşşafıdır, belki neticesi, zübdesidir. Nasıl, şu feza-yı vesîa sâkinînden ve şu semavât-ı latîfe mutavattinînden hâlî olabilir? S: Acaba şu hilkatte cari olan nevamis ve kavanin, kâinatın irtibat ve hayeviyetine kâfi değil midir? C:Bu nevamis-i cariye ve şu kavanin-i sâriye umûr-u itibariyedir, vehmiyedirler. Ki hem mümessilâtı, hem meakisi, hem dizginlerini tutan melaikeler olmazsa, onlara bir vücud taayyün etmez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olmaz. Hem de ehl-i hikmetle ehl-i din; ve akıl ile nakil ittifak etmişler ki; teşekkül-ü ervaha nâmuvafık, câmid, zâhir olan "âlem-i şehadet" de mevcudat münhasır değildir. Ve vücud ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakat-ı vücud var. Deniz balığa münasebeti gibi; ervaha muvafık ve o ervahla dolu bir âlemü'l-gayb ve avalimu'l-ervah dahi bulunur. Madem ki bütün bu umûr, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet eder. Onların vücudunun en ahsen sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek keyfiyeti odur ki, şeriat şerh etmiştir.. Der: "Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Enva-ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melaike bir ümmettir ki, Sıfat-ı İradeden gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir-i hakikî olan kudret-i Fâtıra'nın ve irade-i ezeliye'nin emrine tâbi' bir nev ibadullahtır." DÖRDÜNCÜ NÜKTE:Mes'ele-i melaike, o mesaildendir ki, bir cüz'ün vücuduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü'yetiyle nev'in vücudu malûm olur. Zira kim inkâr ederse, küllü inkâr eder. Ey birader bak! Görmüyor musun, işitmiyor musun ki; bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ittifak ve insanın taifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma' etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarure bir şahıs veya eşhasın vücudu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedahe vücudlarını hissetmezse, hiç mümkün müdür; böyle müsbet ve vücudî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhaldir ki, itikad-ı umumînin müvellidi olan mebadi-i zaruriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılabat-ı beşeriyede akaid-i beşerde istimrar etsin, beka bulsun? Öyle ise şu icma'ın senedi bir hads-i kat'idir ki, emarat-ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emarat çok vakıatın müşahedâtından neş'et etmiştir. O vâkıât, kat'iyyen bazı mebadi-i zaruriyeye istinad etmiştir. Öyle ise bu itikad-ı umumînin sebebi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pekçok kerrat ile müşahede ve rü'yetlerinden hasıl olan mebadi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyedir. Halbuki tek bir ruhanînin vücudu, tek bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'-i muhtelifü'l-esnaf tahakkuk eder. Madem şu nev' tahakkuk ediyor, suret-i tahakkukun en ahseni, en makulü, en makbulü, şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur'an'ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi'racın gördüğü gibidir. İşte medhal dört nüktesiyle bitti. Eğer buraya kadar kalben çıkmış isen, maksadın hakaikını görmek istersen, hazır ol! Tahir ol! İşte âlem-i Kur'an kapıları açıktır. İşte cennet-i Furkan, Müfettehatü'l-ebvabdır. Gir, bak! Melaikeyi içinde iyi gör. Onlarla tanış! Sure-i Kadirde: ﺗَﻨَﺰَّﻝُ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔُ ﻭَﺍﻟﺮُّﻭﺡُ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺑِﺎِﺫْﻥِ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ hem ﻋَﻠَﻴْﻬَﺎ ﻣَﻠٰٓﺌِﻜَﺔٌ ﻏِﻼﺎﻅٌ ﺷِﺪَﺍﺩٌ ﻻﺎ ﻳَﻌْﺼُﻮﻥَ ﺍﻟﻠﻪَ ﻣَﺎ ﺍَﻣَﺮَﻫُﻢْ ﻭَﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻳُﻮﺀْﻣَﺮُﻭﻥَ hem ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﺑَﻞْ ﻋِﺒَﺎﺩٌ ﻣُﻜْﺮَﻣُﻮﻥَ ﻻﺎﻳَﺴْﺒِﻘُﻮﻧَﻪُ ﺑِﺎﻟْﻘَﻮْﻝِ ﻭَﻫُﻢْ ﺑِﺎَﻣْﺮِﻩ۪ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ Eğer istersen Sure-i ﻗُﻞْ ﺍُﻭﺣِﻰَ ﺍِﻟﻰَّ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﺳْﺘَﻤَﻊَ ﻧَﻔَﺮٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ye gir! Cinlerle de görüş!