DAĞ MEYVESİ ACI DA OLSA DEVADIR
Âsâr-ı Bediiye · s.495
Bedîüzzaman-ı Kürdî'nin fihriste-i makasıdı ve efkârının programıdır. Ey şu müşevveş sözlerimi temaşa eden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütalaa et. Yoksa sathi nazardan hasıl olan sû'-i tefehhüm zannınızı helâl etmem. Sen de okuma!.. {() Volkan'da "sen anla da okuma" tarzındadır.} İfadatım zekilere hitaptır. İşaret kâfidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğundan, kusurumu ümmilik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yı mürüvvettir. Ben ki; İslâmiyete, maarif-i İslâmiyeye, ulemaya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilafete ve ittihad-ı Muhammediyeye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş'et eden devair-i mütekatı'a gibi cem'iyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir heyet-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetü'l-hayatiyesinde mündemiç istidadatı fiile çıkarmasının muharriki ve mûkızı meylü't-terakki olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meylü't-terakkiyi faaliyete sevk etmek için herbir heyete mahsus birer fikrim vardır. Birinci Madde: Âlem-i İslâmiyetin ukde-i hayatiyetisini tenbih ve temin ve meylü't-terakkisini faal etmek için; adalet ve meşveretten ibaret olan meşrutiyetin me'haz ve menbaını, ezel ve ebed şanında olan kanun-u İlahînin şârihi olan mezahib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zira milyonlarla dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-i umman gibi mesail-i şer'iyeye kanaat etmeyip; Avrupa'ya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek, din-i İslâm'a büyük bir cinayettir. Meşrutiyette hâkim, kânun olduğundan bu kânun, libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli. Tâ ki, asabiyet-i maneviye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin. Meşrutiyette şeriat-ı garra hükümferma olduğu halde, üç şecere-i zakkumu kökünden ihraç edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemin-i meşrutiyette neşvünema bulacak ve dal budaklar saçacaktır. Zakkum şecereleri:Dinsizlik, iftirak ve nifak ve zünub ve mesavî-yi medeniyet ve hakkımızda şematetli olan zann-ı fasid-i ecanibdir. Ve tûbâ şecereleri:Ruhanî manyetizma ile ittihad-ı âmme ve inbisat-ı şeriat cihetiyle terakki ve tenzih-i din ve nokta-i metin-i dine istinad, meşrutiyet sebebiyle ikbal-i istikbalimizdir. Hem de anasır-ı gayr-ı müslime, meşrutiyetin devamına mutmain olacaktır. Cemi' kuvvetimle derim ki:Hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet yoktur ki; İslâmiyet sarahaten veya zımnen veya iznen onu veya daha ahsenini mütekeffil olmasın. Ammâ vâesefâ ki; çabuk {() Volkan'da "çocuk aldatıcı" ifadesiyledir.} aldatıcı mesavî-i medeniyeti çocuk tabiatlı bâzı ehl-i heva ve heves mehasin zannederek tuti gibi en evvel onu taklid ettiler. Hem de meşrutiyet, şeriatın abd-i memlûküdür. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimane sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinad ile ol kadar dâhil ve haric mühacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden, şimdi asl-ı şeriatla münasebet-i hakikiyesi olan meşrutiyetin bekası bu kuvvet-i âlîye istinad etmek zarurîdir. İkinci Madde: Maarif-i İslâmiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebin ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlil ve techil ile hasıl olan ve ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan ve aheng-i terakkiyi ihlâl eden tebayün-ü efkârlarını ve tehalüf-ü meşariblerini izale; ve efkârı tevhid, meşaribi takrib zarurîdir. Nasıl ki; cesîm bir fabrika-yı muntazamanın ve bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılıyor, bir maksada hizmet eder. Kezalik, mektep ve medrese ve tekye, teyid-i münasebet ile o kasr-ı âlî-i İslâmiyenin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükûmet olmak zarurîdir. Tâ herbiri diğerinin noksanını tekmil ile kaide-i taksimü'l-mesaî tatbik edilsin. Teyid-i münasebet şöyledir ki: Mekatib-i âliyede hakaik-i İslâmiyeyi berahin ile okutmak ve medreselerde fünun-u lâzıme-i medeniye, -eski hükemanın bataklığına bedel- tedris olunmak ve tekyelerde de mütebahhirîn ulema bulunmaktır. Üçüncü Madde: Devlet-i ilmiyede meşrutiyet-i ilmiyeyi tesis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile, ağraz ve enaniyet ve evham ve şübehatı bel' etsin. Zira herbir âlim, kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatın yolunu seddetmekle bir nev'i istibdad-ı ilmiye yapıyor. Elhasıl:İstibdad gerek idarede gerek ilimde olsun, semerat-ı sa'yi istihlâkla istikbale istidbar ediyor. İdarede kuvvet kanunda olmalı. Ve ilimde de kuvvet hakta olmalı. Yoksa istibdad hükümferma olur. Dördüncü Madde: Talebelik san'at-ı mütenevviasında taksimü'l-mesai kaidesini medresede tatbik etmekle beraber, içtimaât ile münazara ve müdavele-i efkârdan feveran eden bir nev'i efkâr-ı umumiyeyi üstad-ı manevî ittihaz etmektir. Tâ ki talebelikte ukdetü'l-hayatiye tenebbüh ve meylü't-terakki faaliyete ve meylü't-teceddüd zuhura başlasın. Elhasıl:Nasıl ki, devlette efkâr-ı amme hâkimdir. Müftüsü de efkâr-ı umumiye-i ulema olmalı. Ve üstad ve muallimi de efkâr-ı âmme-i talebe olmalıdır. Tâ ki, meşrutiyet mütesaviyen ve mütenasiben cereyan etsin. Şeriatta icma-ı ümmet hüccet-i kat'î olduğundan efkâr-ı âmmenin kıymet ve mevkiini gösterir. Beşinci Madde: Mürşid-i umumî olan vaiz ve hatipler hem âlim-i muhakkik olmalıdır, tâ bürhan ile ikna' eylesin. Zira tasvir ve tezyin-i müddea, müteharri-i hakikata karşı faidesizdir. Ve hem de hakîm-i müdakkik olmalıdırlar, tâ ki bir şeyi tergib veya terhib ile, ondan daha mühim şeyi tenzil ve tahfif edip muvazene-i şeriatı bozmasınlar. Ve hem de beliğ-i hakîm olmalıdırlar. Tâ ki, mukteza-yı hale mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık ve teşhis-i illete münasib söz söylesinler. Altıncı Madde: Osmanlılığın meylü't-terakkisini faal etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihi'l-hayatı ve dini, Din-i İslâm olduğundan; her bir Osmanlı i'lâ-yı şevket-i İslâmiyeye mükellef ve her bir mü'min i'lâ-yı kelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda i'lâ'nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan; ve terakkinin en müthiş düşmanı olan cehalet ve zaruret ve ihtilafa; seyfü'l-marifet ve sa'y-i insanî ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a'da-yı haricî, medenî olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadı da berahin-i şeriata havale edeceğiz. Yedinci Madde: Hilafete dair bir rü'yadır. Âlem-i manada padişahı gördüm. Dedim: "Sen zekatü'l-ömrü Ömer-i Sâni'nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın." Padişah dedi:Ben O'nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!.. Ben dedim:Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan terakkiyi intac edebiliyor. {() Volkan'da "edebilir" ifadesiyledir.} Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder. O dedi:Nasıl yapacağım? Dedim:"İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul'da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melaike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemayı doldurmak ve Yıldızı dârülfünun gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilafeti, mevki-i hakikisine is'ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i'lâ et. Tâ Hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisâr-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan bîçare millet de iktida etsin. Madem ki, imamsın..." Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü'yadır. Asıl uyanmak ve hakikat o rü'ya imiş. Sekizinci Madde: İleride tavaif-i mülûk temelleri hükmünde olan anasır-ı muhtelife kulüplerinin ittihadının temeli ve nokta-i istinadımızın esası olan "İttihad-ı Muhammedî"den anasır-ı gayr-ı müslime tevahhuş etmesinler. Zira mesleğimiz sırf ahlâkî ve dinî olduğundan, onlara faide-i azîmeden başka zarar vermez. {() Volkan'da "zarar vermez" cümlesinden sonra, "hem de muvazene-i devleti muhafaza eden milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur" cümlesi de vardır.} Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zira milliyetleri çoktan vicdanî olan dinlerine galebe çalmış... Hem de onları medenî biliriz. Medenîlere ikna' ile, muhabbetle galebe çalınır. Bâhusus en vahşi zamanlarda bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife ferman-ı ﻻٓﺎ ﺍِﻛْﺮَﺍﻩَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِ ile medeniyet-i İslâmiyede masûn kalmışlardır. Ne vakit cem'iyetimizden tevahhuş etseler, meşrutiyete adem-i kabiliyetlerini ve vatana hıyanetlerini ve meşrutiyeti muvakkat ve gayr-ı meşru' istediklerini göstermiş olurlar. Hem de ecnebiler bu cem'iyet-i ahlâkiye ve mürşidaneyi istihsan etmeleri gerektir. Zira eski zamanda ecnebiler vahşi olduklarından İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) onların vahşetine karşı taassub ve husumet göstermeğe mecbur idi. Şimdi onların medenîleşmeleri ile o mahzur zâil olmuştur. Zira din noktasında medenîlere galebe ikna iledir. Ve mezheb ve dinin ulviyetini ve mahbubiyetini fiilen göstermek iledir. Söz anlamayan bedeviler gibi icbar ve husumetle değildir. Amma vâesefâ ki, İslâmiyet ve hamiyet namını taşıyan bazı zevzek ve lâübalilerin "kamerin menfaati, ayyaşlar mehtâbında işret etmeğe münhasır; ve şemsin faidesi bataklıkta mevadd-ı hasise taaffün etmeğe münhasırdır." diyen eblehler işret ve taaffünü mania' olmak için şems ve kamerin men'-i tulûuna kalkışmaları gibi; en mukaddes ve ulvî olan şeriat-ı garra ve onun hâdimi ve en hakikatlı ve uhrevî olan İttihad-ı Muhammedîyi kendi cem'iyet-i dünyeviyelerine kıyasen ağraz-ı faside ve metalib-i süfliyeye vasıta etmek gibi bir emr-i muhale ihtimal veriyorlar. Ve şems-i hakikate püf-püf ediyorlar. Heyhat nerede Süreyya süpürge olur? Veya üzüm salkımı gibi yenilir? Cihan arslanları silsile-i şeriata bağlı olduğundan, tilkinin onu koparmağa kalkışması sırf mecnunanedir. Cem'iyetimizin meşrebi, beyne'l-İslâm muhabbetin manasına muhabbet ve husumetin medlûlüne husumettir. Ve mesleği: "Ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya etmektir. Ve rehberi şeriat-ı garra ve seyfi berahin-i kātıa ve maksadı i'lâ-yı kelimetullah'dır...." Dokuzuncu Madde: Kürdlerin ihtilafından zayi' olan kuvve-i cesîmelerinden istifade etmek için, ittihad-ı millî ile efkâr-ı umumiyelerini izhar etmek ve maarif ile o efkârı terakki ettirmektir. Tâ ki, meylü't-terakkileri faaliyete ve ukde-i hayatiyeleri tenvire {() Volkan'da "tenebbühe başlasın" ifadesiyledir.} başlasın. Halbuki maarif-i cedideden dört sebebten tevahhuş ediyorlar. İstizah olunca izah edeceğim. Bâhusus şimdiki bazı gençlerimizin dinlerindeki lâübaliyane hareketleri daha ziyade milleti tevhiş ediyor. Bu gibi lâübaliler meşrutiyete hizmet değil, bilakis meşrutiyete ve millete büyük bir darbe vurarak tarîk-i terakkiyi sedde sebeb oluyorlar. Kürdistan'a maarif-i cedidenin idhaline çare-i yegâne: Hamidiye alaylarında askerlik münasebetiyle; mekatibte medrese nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lâzıme-i medeniyeyi; aşair-i mezkûrenin üç muhtelif nukātında talebenin tayinatının teminiyle beraber üç dârü'l-ilim küşâd ve bunlardan neş'et eden Kürd uleması da, ihya olacak medaris-i münderisede Kürdlerin istidadlarına göre tedris-i fünun etmektir. Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dikkatinizle bana yardım edin. ﻭَﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻊَ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ
Yüzbin def'a yaşasın şeriat-ı garra!..