ASR-I SAADETE MÜRACAAT
Âsâr-ı Bediiye · s.53
Yani, zaman-ı halin -yani, Asr-ı Saadetin- sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir. Birincisi:Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zaîf bir haslet, kalil bir taifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; Acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihayet derecede me'lufe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihayet kesir ve me'lufatına gayet mutaassıb ve şedidü'ş-şekime olan bir kavmin a'mak-ı ervahından -emrin azametine nisbeten- az fedakârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihayet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hârikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni sofestaî defterinde yazacağım. İkincisi:Şahs-ı manevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabiîsi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet-i atikaya galebesi -ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedricidir. Öyle ise maddeten ve manen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvalde cari olan âdâtın hârıkıdır. Üçüncüsü:Tahakküm-ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâre galebe etmek, hem de ervaha tahabbüb ve tabayi'a tasallut, hem de hâkimiyetini vicdanlar üzerine daima muhafaza etmek, hakikatın hâssa-i farikasıdır. Bu hâssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin. Dördüncüsü:Hakikatsız tergib veya terhib hilesiyle, yalnız sathî bir tesir ve akla karşı sedd-i turuk edilir, hükmü devam edemez. Ruha nüfuz edemez. Şu halde a'mak-ı kulûbe nüfuz ve erakk-ı hissiyatı tehyic ve şükûfe-misal olan istidadatı inkişaf ettirmek ve kâmine ve naime olan seciyeleri ikaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhar etmek, şuâ-i hakikatın hâssasıdır. Evet, kasavet-i mücessemenin misal-i müşahhası olan "ve'd-i benat" {() Kızını diri olarak defnetmek. -Müellif-} gibi umûrlardan kalblerini taskil; ve rikkat ve letafetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyin etmesi öyle bir inkılab-ı azîmdir, hususan öyle akvam-ı bedevide -ki hiçbir kanun-u tabiiyeye tevfik olmadığından- hârikulâde olduğu musaddak-gerde-i erbab-ı basirettir. İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvazene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedar hurma ağacı nisbeti nazara çarpar. Vahşi bir bedevi sahradan gelir, kelime-i şehadetten sonra sohbet-i Nebeviyenin iksiriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim-i hikmet olurdu. Beşincisi: Noktayı dinle! İşte tarih-i âlem şehadet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim ikaz edilmezse, sa'y hebaen gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss-i umumînin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve seciye-i hamiyet ve fikr-i milliyet ve muhabbet-i vataniye ve uhuvvet-i insaniye gibi... Bu noktaya binaen, Ceziretü'l-Arab sahra-yı vesiasında olan akvam-ı bedevide kâmine ve nâime ve mesture olan hissiyat-ı âliye, secaya-yı sâmiye -ki binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın ziya-yı şule-feşanının hâssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Ceziretü'l-Arab'ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü'l-Arab, onüç asr-ı beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?