ALTINCI MES'ELE
Âsâr-ı Bediiye · s.230
Kelâmın semeratı ise; tabakat-ı muhtelifede, suver-i müteaddidede teşekkül eden maânîdir. Şöyle: Kimya'ya aşina olanlara malûmdur; bir maddeyi, (meselâ altun gibi bir unsuru) istihsal edildiği vakit, makine veya fabrika ile müteaddid borular ile muhtelif teressübatıyla, mütenevvi' teşekkülat ile tabakat-ı mütefavitede geçer. En nihayet ondan bir kısım tahassül eder. Kelâm denilen maânî-i mütefavitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istiab ettiği gibi; mefahim-i mütefavitenin suret-i teşekkülü budur ki, tesirat-ı hariciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı ihtizaza gelmekle müyulat tevellüd eder. Ondan hevaî manalar bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar halindeki mana bir kısmı tekâsüf etmekle, temayülat ve tasavvuratın bir kısmı muallak kalıp bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra mayi halindeki kısımdan bir kısım tasallüb ve tahassül ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibden bir resm-i mahsus ile temessül ve tecelli ettiğinden, akıl onun kametine göre bir kelâm-ı mahsus ile onu gösterir. Demek müteşahhıs olanı, kelâmın suret-i mahsusası içine alıyor. Ve tasallüb etmeyeni fehvanın eline verir. Ve tahassül etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeatına havale eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizazatına ve kelâm ile refakat eden mütekellimin etvarıyla rabteder. İşte bu silsilenin borularından ismin müsemması ve fiilin manası ve harfin medlûlü ve nazmın mazrufu ve heyetin mefhumu ve keyfiyatın mermuzu ve müstetbeatın müşarünileyhleri ve hitabı teşyi' eden etvarın muharrikleri, hem de "Dâllün bil-ibare"nin maksudu ve "Dâllün bil-işaret"in medlûlü ve "Dâllün bil-fehva"nın mefhum-u kıyasîsi ve "Dâllün bil-iktiza"nın mana-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in'ikad eder ve şu madenden çıkar. Eğer seyretmek istersen kendi vicdanına bak, şu meratibi göreceksin. Şöyle: Senin mahbubun vaktâ gözünüzün penceresinden şuâ ve berk-i hüsnünü vicdanınıza ilka ederse, o aşk denilen nâr-ı mukade birden yandırmaya başladığından; hissiyat iltihaba başlamakla, âmâl ve müyulat dahi heyecana gelip birden o âmâller üst kattaki hayalin tabanını deler. İmdad istediklerinden o hazinetü'l-hayalde safbeste-i hareket ve mahbubun mehasinini ellerinde tutmuş veyahut onun mehasinini hatıra getirmekle tasvir eden, başkasının mehasini ile işba' olunmuş olan hayalât ise, o âmâlin imdadına koşarlar; beraber hücum edip hayalden lisana kadar inmekle beraber, zülâl-i visale olan meyli arkalarında ve firaktan olan teellümü sağda ve ta'zim ve te'dib ve iştiyakı sola ve terahhum ve lütfu iktiza eden mahbubun mehasinini önlerine ve hediye olarak medihanın gerdanını ve senanın dürrlerini ellerine almakla beraber, o ﺍَﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍﻟْﻤُﻮﻗَﺪَﺓُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻻﺎَﻓْﺌِﺪَﺓِ ıtlakına şâyan olan o ateşi söndürmek için zülâl-i visali celbeden tavsif-i bil-fezail ile arz-ı hâcet ederler. İşte bak, kaç tabakatta bildiğin manadan başka ne kadar maânî başlarını çıkarıp görünüyor. Eğer korkmuyorsan; İbnü'l-Fârıd'ın veya Ebu Tayyib'in gözlerinden müdhiş olan vicdanlarına bak! Ve vicdanın tercümanı olan ﻏَﺮَﺳْﺖُ ﺑِﺎﻟﻠَّﺤْﻆِ ﻭَﺭْﺩًﺍ ﻓَﻮْﻕَ ﻭَﺟْﻨَﺘِﻬَﺎ ٭ ﺣَﻖٌّ ﻟِﻄَﺮْﻓ۪ﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﺠْﻨِﻰَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻏَﺮَﺳَﺎ Hem de ﻓَﻠِﻠْﻌَﻴْﻦِ ﻭَﺍﻻﺎَﺣْﺸَٓﺎﺀِ ﺍَﻭَّﻝَ ﴾ﻫَﻞْ ﺍَﺗٰﻰ﴿ ٭ ﺗَﻼﺎﻋَٓﺎﺋِﺪِﻯَ ﺍﻻﺎٰﺳ۪ﻰ ﻭَ ﺛَﺎﻟِﺚَ ﴾ﺗَﺒَّﺖِ﴿ Hem de ﺻَﺪٌّ ﺣَﻤَﺎ ﻇَﻤَٓﺎﺋ۪ﻰ ﻟُﻤَﺎﻙَ ﻟِﻤَﺎﺫَﺍ ٭ ﻭَ ﻫَﻮَﺍﻙَ ﻗَﻠْﺒ۪ﻰ ﺻَﺎﺭَ ﻣِﻨْﻪُ ﺟُﺬَﺍﺫًﺍ Hem de ﺣُﺸَﺎﻯَ ﻋَﻠٰﻰ ﺟَﻤْﺮٍ ﺫَﻛِﻰٍّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻐَﻀَﺎ ٭ ﻭَ ﻋَﻴْﻨَﺎﻯَ ﻓ۪ﻰ ﺭَﻭْﺽٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻦِ ﺗَﺮْﺗَﻊُ gör ve dinle ki, çendan gözleri Cennet'te tenezzüh eder. Fakat vicdanlarındaki Cehennem tazib eder. Öyle de: Mehasinine işaret ve istiğnasına remz ve teellüm-ü firaka îma ve şevke tasrih ve taleb-i visale telvih ve terahhumunu celbeden hüsnüne tansis etmekle beraber, hissiyatını tahrik eden heyet-i etvarıyla çok hayalât-ı rakikayı göstermişlerdir. İşaret:Nasıl bir hükûmetin intizamında, her memura istidadı nisbetinde, vazife derecesinde, hizmet miktarınca ücret vermek lâzımdır. Öyle de: Böyle meratib-i mütefaviteden ihtilat eden manalar ise, garaz-ı küllî olan mesûkun lehülkelâmın merkezine kurbiyet nisbetinde ve maksuda hizmet derecesinde herbirine inayet ve ihtimamda hisse ve nasiblerini taksim-i âdil ile tefrik etmek gerektir. Tâ ki, o muadeletle intizam ve o intizamdan tenasüb ve o tenasübden hüsn-ü vifak ve o hüsn-ü vifaktan hüsn-ü muaşeret ve o hüsn-ü muaşeretten kelâmın kemaline bir mizanü't-ta'dil çıkabilsin. Yoksa vazifesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenasübünü bozup muaşereti teşviş eder. Demek kuyudat-ı kelâmın istidadlarını nazara almak gerektir. Evet herşeyi istidadı nisbetinde terfi' etmek lâzımdır. Zira görünüyor ki göz, burun gibi bir a'zâ ne kadar güzel olursa, hattâ altundan olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder. Tenbih:Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete, meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san'atında büyüktür. Kezalik o maânî-i mütezahime içinde bazan bir küçük mana riyaset eder. O kıymettar oluyor. Zira onun vazifesi şimdi gelecek bir esbab ile ehemmiyetlidir. Buna işaret eden ve kıymetine menar olan sarih hüküm ve lâzım-ı karibinin adem-i salahiyetidir ki, onun hatırası için irsal-i lafız ve sevk-i hitab edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zira ya bedihî ve malûmdur, görünüyor. Veyahut hafif ve zaîftir, asl-ı garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahut onu hüsn-ü telakki ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhatab yoktur. Veyahut mütekellimin haline muvafakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahut muhatabın şe'n ve haysiyetine imtizac, istimzac edemez. Veyahut kelâmın makamında ve müstetbeatın tevabiinde ecnebi görünür. Veyahut garazın muhafazasına ve levazımın tedarikine müstaid değildir. Demek her bir makamda bu esbablardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihad etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartırlar.